ABD’nin Deşifre ve Tasfiye Operasyonları

1950’li yıllardan itibaren Dünya jandarmalığına soyunan ABD, neredeyse hemen her kıtada silahlı operasyonlar düzenledi ve savaşlar çıkardı. Siyasi ve ekonomik egemenlik için yapılan bütün bu savaşlar ve operasyonlar uzun bir süre sonra ne yazık ki, yenilgiyle sonuçlandı.

Petrolün keşfi ile birlikte ABD’nin öncelikli hedefi Latin Amerika idi. 1823 yılında ABD başkanı James Monroe tarafından ilan edilen Doktrin ile bu kıta da operasyonlar başladı. O yıllardan günümüze kadar hemen bütün Güney Amerika ülkelerinde silahlı muhalefet grupları desteklendi, kimilerinde darbeler yaptırıldı ve kimi ülkeler ise işgal edildi. Ancak uzun vadede, bütün Latin Amerika’da sol gruplar ve fikirlerle milliyetçi hareketler güçlendi.

ABD’nin Dünya Hâkimiyeti projesi gerçek anlamda II. Dünya Savaşı ile birlikte başladı. İngiltere, Fransa ve Almanya bu savaşta büyük güç kaybettiler ve Sovyetler Birliği önemli güç kazandı. Sovyetlerin Avrupa ve Ortadoğu’ya yayılmasını önlemek için Batı ülkeleri adeta seferber oldular. Bu yıllarda önemli görevler üstlenen iki örgüt vardı: Nisan 1942’den itibaren Reinhard Gehlen tarafından yeniden yapılanan Alman Askeri İstihbarat Teşkilatı (Fremde Heere Ost) (FHO) ve Haziran 1942’de kurulan Amerikan Askeri İstihbarat Teşkilatı (The Office of Strategic Services) (OSS). Almanlar Sovyetlere karşı mücadele verirken, Amerikalılar da Çin yayılmacılığına karşı savaşıyorlardı.

II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya yenilince, Gehlen önemli elemanlarıyla birlikte Mayıs 1945’ten sonra Amerikan Askeri İstihbarat Teşkilatı’na katıldı. Gehlen, Amerikan Askeri İstihbaratını yeniden yapılandırdı ve ABD’nin Avrupa, Asya ve Ortadoğu Operasyonlarını yönetmeye başladı.

1947 yılında Harry Truman tarafından ilan edilen Doktrin ile Sovyetler Birliği’ne karşı örtülü bir savaş başlatıldı. Aynı yıl içinde, Gehlen’nin attığı temeller üzerinde Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) kuruldu. Komünizme karşı Avrupa’da Sosyal Demokrasi, Ortadoğu’da ise Yeşil Kuşak projeleri ile karşı cepheler oluşturuldu. Eylül ayından itibaren ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall tarafından duyurulan Avrupa Yardım Planı ile bu cepheler desteklendi. Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini engellemek için Yunanistan ve Türkiye bu operasyonun en önemli hedefleri arasındaydı. ABD’nin Türkiye ile örtülü işbirliği bu yıllarda, eski bir Amerikan hayranı olan İsmet İnönü döneminde başlamış oldu.

Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü yani NATO (North Atlantic Treaty Organization) kuruldu. ABD’nin Sovyet-Çin yayılmacılığına karşı ilk savaşı Kore’de oldu. Kore, 1905 yılında Rus Çarlığını yenen Japonya’nın egemenlik alanıydı. II. Dünya Savaşı’nda ABD, Atom bombaları ile Japonya’yı teslim alınca, Kore de 1945 yılında ABD hâkimiyetine geçmişti. 1949’da Kore, Kuzey ve Güney olarak ikiye bölündü ve 1950 yılında da savaş başladı. Sovyetler ve Çin Kuzey’i, ABD ise Güney’i destekledi. Bu arada Türkiye de Eylül 1952’de ABD ittifakına dâhil olmuş ve Kore Savaşı’nda önemli başarılar göstermişti.

Alman geleneğinin bir devamı olarak NATO’nun 1951 yılındaki ilk başkomutanı Alman asıllı David Eisenhower idi. 1953 yılında, Demokrat Roosevelt ve Truman’ın ardından Cumhuriyetçileri temsilen Devlet Başkanı oldu. Kore Savaşını sona erdirdi. Aynı yıl içinde İran ülkedeki İngiliz petrol şirketlerini millileştirme kararı alınca, CIA tarafından Musaddık hükümeti devrildi ve 25 yıllık Rıza Şah dönemi başladı. ABD, Sovyetlere karşı 1954 yılında Balkan İttifakını, 1955 yılında ise Bağdat Paktını kurdurdu.

Eisenhower, 1955 yılında anavatanı Batı Almanya’yı NATO’ya dâhil ettirdi. Mart 1957’de kabul edilen Doktrin ile Ortadoğu Yardım Planı’nı, bir başka ifade ile Sovyetlere karşı Yeşil Kuşak Projesi’ni başlattı. Lübnan, Pakistan, Irak, Yunanistan, Türkiye, Afganistan, Libya, Tunus ve Fas bu projeye katıldıklarını açıklarken, Nasır’ın etkisiyle Mısır ve Suriye Yeşil Kuşak dışında kaldılar.

Cemal Abdülnasır, 1956 yılında Süveyş Kanalı’nı millileştirme kararı aldı ve İngiltere ile ABD’nin Assuan Barajı’nı kurma talebini reddetti. Mısır, Sovyetler Birliği ve Çin ile ilişkilerini geliştirdi. Bu sebeple aynı yıl içinde ABD’nin tavrından cesaret alan İsrail, İngiltere ve Fransa Mısır’a saldırdılar. İsrail Sina Yarımadasını işgal etti. Ancak ABD, bölgeyi İngiltere ve Fransa’ya bırakmamak için Sovyetler Birliği ile anlaşıp Süveyş Krizini sona erdirdi. 1958 yılında ABD, ülkedeki istikrarsızlığı bahane ederek Lübnan’ı işgal etti.

Bu yıllarda Türkiye, Sovyetlerin doğrudan hedefi haline gelmişti. 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP’nin oy oranı % 41’e çıkmış, DP % 48’e düşmüş ve Muhalefet % 52’lik oy oranına ulaşmıştı. Menderes’in İslamcı grupları desteklemesi üzerine, ABD karşıtlığı güçlenmiş ve Menderes’in “ABD’nin doğrudan veya dolaylı bir saldırı durumunda Türkiye’de asker bulundurma kararı” mecliste sert tartışmalara neden olmuştu. Dış yardımlarla devam eden ekonomik yükseliş israfa dönüşmüştü. 1959 yılında ABD’ye giden Menderes’e Marshall yardımının sona erdiğinin söylenmesi önemli bir kriz noktası oluşturdu. Menderes ise, Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya yöneldi ve Temmuz 1960’ta Moskova’ya giderek söz verilen kredi anlaşmalarını imzalamayı kararlaştırdı. Ancak, ABD’de eğitim görmüş genç subaylar öncülüğünde 27 Mayıs 1960’ta Askeri Darbe gerçekleşti. Türkiye yeniden çizgiye sokuldu ve Sovyetler ile yakınlaşma girişimi sonuçsuz kaldı. Günümüzdekine benzer uydurma belgeler ve bahanelerle Eylül 1961’de Menderes ve iki bakan suçlu bulundu ve idam edildi.

Bu arada, ABD’de yönetim değişti ve John F. Kennedy Devlet Başkanı oldu. Cumhuriyetçi yönetimin güçlü olduğu CIA ve Pentagon bu değişikliğe ayak uyduramadı. Küba’nın işgaline yönelik (Domuzlar Körfezi Çıkarması ve Füze Krizi) operasyonlar başarısızlıkla sonuçlandı. Bunların sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalan Kennedy, 22 Kasım 1963’te hala aydınlatılamayan –muhtemelen örtülü bir iç operasyonda- bir suikast sonucu öldürüldü.

Bu yıllarda Japonya’nın mirası olan diğer bir ülke –ÇinHindi (Çin Hindistanı) olarak bilinen- Vietnam’dı. Bu ülke de Kore gibi Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmüştü. Kuzeyli komünistlere karşı ABD Güney’i destekliyordu. Bununla birlikte, CIA Kasım 1963’te Güney Vietnam Devlet Başkanı Diem’i Amerikan çıkarlarına karşı çıktığı için öldürtmüştü. 1975 yılına kadar süren savaşta ABD, 60 bin ölü 300 bin yaralı verdi. Sonuçta Birleşik Devletler yenildi ve Vietnam birleşti.

ABD, Yeşil Kuşak projesindeki açığı kapatmak için 1967 yılındaki Arap – İsrail Savaşında, İsrail’e büyük destek verdi ve Nasır’ın yenilmesini sağladı. Cemal Abdülnasır itibarını yitirdi ve Kasım 1970’te öldükten sonra yerine Enver Sedat geçti. Sedat, 1975 yılında Sovyetler ile Mısır’ın yollarını ayırdı ve ABD ile yakınlaştı. 17 Eylül 1978’de ABD’nin öncülüğünde Mısır ile İsrail arasında Camp David Anlaşması imzalandı.

1979 yılı ABD için büyük bir hayal kırıklığı dönemiydi. 1978 yılında KGB’nin Humeyni’nin büyük oğlu Mustafa’yı öldürmesinin ardında İran karışmış ve Şubat 1979’da Humeyni işbaşına gelmişti. ABD, Ortadoğu’daki en büyük müttefikini kaybetmişti.  Diğer yandan Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. Bölgede ABD müttefiki iki ülke kalmıştı: Türkiye ve Irak. İran’a karşı Irak ve Körfezi güven altına almak için CIA ile Saddam Hüseyin arasında Kahire’de bir dizi gizli görüşmeler yapıldı. Sonuçta Ahmed Hasan El Bekir istifa etti ve Saddam Hüseyin Temmuz 1979’da –Humeyni’den 6 Ay sonra- Irak Devlet Başkanı oldu. İş başına geldikten 6 ay sonra da Batı desteğinde İran’a karşı savaş başlattı.

ABD, 1960’lı yıllardan itibaren sağ-sol çatışmalarına sahne olan Türkiye’yi kaybetmemek için 1980 yılındaki Askeri Darbe ile müttefikini güven altına aldı. Ardından, Türkiye’deki ve İslam Dünyasındaki Sünni Siyasal İslamcıları desteklemek suretiyle, bir yandan İran yayılmacılığına karşı Hizmet Elemanı diğer yandan da Afganistan’da Ruslara karşı Mücahit yetiştirilmesini hızlandırdı. 1989’da Afganistan işgali sona ererken, yenilgiyle geri çekilen Sovyetler Birliği de dağıldı.

Sovyetlerin dağılmasını takiben, 1990’lı yıllarda ABD büyük çelişkilerle karşı karşıya kaldı. Afganistan direnişi boyunca güçlenen Radikal İslamcı Gruplar, bu kez de ABD’ye karşı mücadele kararı aldılar. Önemli bir kesimi El Kaide çatısı altında ABD, Batı ve İsrail hedeflerine karşı silahlı eylemlere başladı. İslam ülkelerindeki siyasal İslamcılar ise kendi ülkelerinde politik hayata müdahil olmaya başladılar. ABD 11 Eylül 2001 eyleminin ardından önce Orta Asya enerji ve petrol kaynaklarının merkezindeki Afganistan’ı, 2003 yılında da Ortadoğu’nun merkezindeki Irak’ı işgal etti. Her iki işgal de ABD ekonomisine ve askeri gücüne önemli kayıplar verdirdi. Afganistan’da 2300 Amerikan askeri ölürken, Irak’ta 4500 ölü ve 22500 yaralısı vardı.

ABD bu süreçte yeni bir İslamcı Kuşak projesine girişti. Açık Yeşil Kuşak olarak tanımlayabileceğimiz Büyük Ortadoğu Projesi devreye sokuldu. ABD, aynen Körfez Ülkeleri ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi kendisiyle yakın işbirliği yapabilecek İslamcı hükümetler ile İslam dünyasını kontrol edebileceğini düşündü. Bu amaçla, dünyadaki en büyük Siyasal İslamcı örgüt olan Müslüman Kardeşler ile ittifak kararı aldı ve Büyük Ortadoğu’daki toplumsal isyanlarla hükümetler el değiştirmeye başladı. ABD’nin bu işbirliği kararı, Birleşik Devletlerin geleneksel müttefiklerini ve özellikle Batıya yakın Mısır, Pakistan ve Türkiye gibi ülkelerdeki Silahlı Kuvvetler mensuplarını oldukça rahatsız etmişti. Eski ABD müttefikleri arasında: “ABD’den uzaklaşma, Rusya ve Çin’e yaklaşma” tartışmaları ve eğilimleri başladı. ABD, büyük projeden vazgeçmek yerine, geleneksel müttefiklerinden vazgeçme yolunu seçti ve bu eğilime girenleri işbirliği yaptığı yeni gruplar ve hükümetler yoluyla tasfiye ettirdi. Bu konuda Mısır’da hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı ve Sisi yönetimindeki yeni nesil –Nasırcı Milliyetçi- subaylar kendilerinin de tasfiye edileceğini düşünerek, Rusya ile işbirliği içinde bir ihtilal gerçekleştirdiler. ABD, bu ihtilali reddettiği takdirde Mısır’ı tamamen kaybedeceğini bildiği için, darbe karşısında suskun kalmayı tercih etti.

Sürecin geldiği bu nokta, Cumhuriyetçiler kanalıyla CIA ve Pentagon içinde eskiden beri güçlü olan İsrail için de vazgeçilmez bir fırsat oluşturdu. Büyük Ortadoğu Projesi, aynı zamanda İsrail ve ABD karşıtı olan İslamcıların her alanda deşifre olmasını sağlamıştı. Bu sebeple Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir hâkimiyet projesi mi yoksa bir deşifre ve ardından tasfiye projesi mi olduğu yakın bir tarihte daha iyi anlaşılacak görünüyor. Ancak çok açık olan bir gerçek var ki, artık Pentagon yerine CIA’nın örtülü operasyonları daha fazla kullanılıyor. Radikalleşen ve ABD çizgisinden uzaklaşanlar yine kendi ülkelerindeki karşıtlarıyla deşifre ve tasfiye ediliyorlar.

Kısacası Ortadoğu, İslam dünyası ve Türkiye şu anda toz duman. Türkiye, Ürdün ve Lübnan şu kış şartlarında ülkelerine sığınmış yüzbinlerce Suriyeli mülteciyi ne yapacaklarını düşünüyorlar. Esad yönetimi, Rusya’nın desteği ile kaybettiği alanları tekrar kazanıyor. ABD, Suriye’nin acısını Ukrayna’yı Rus ittifakından kopararak çıkarmaya çalışıyor. CIA, Suriye’de başarıya ulaşmak için, her fırsatta düşman ilan ettiği El Kaide ile bile gizli görüşmeler yapıyor. İran emin adımlarla Nükleer Güç olma yolunda ilerliyor. İran’ın Kudüs Gücü ve Hizbullah Suriye saflarında savaşıyor. İsrail’in endişesi ve korkusu gün geçtikçe daha da artıyor. Pakistan ve Mısır gibi önemli ABD müttefikleri Orta Asya ile yakınlaşma yolları arıyor. ABD ise, bunca başarısız operasyonların ardından hâkimiyet alanlarını korumak için çalışıyor. ABD GenelKurmay Başkanı General Raymond Odierno, “Bütçe kısıntıları yüzünden yeterli ve eğitimli bir orduya sahip olamadıklarını” ifade ediyor ve “Halkımızın bize olan güveninin devamı için ahlaki değerler çok önemli” diye de ekliyor.

İktidar ve egemenlik uğruna ahlaki değerleri hiçe sayanlar, elbet başarısızlığa mahkûmdur. İhanet edenler mutlaka o ihaneti kendileri de görürler. Allah, insanları iddialarıyla imtihan etmeden ve yaptıklarının karşılığını bu dünyada göstermeden canlarını almaz.

Paylaş / Share