Siyasal İslamcılık

Siyasal İslamcılık (Political Islam) kavramı dünyada çoğunlukla 1985 yılından sonra kullanılmaya başlandı. Bu tarihlerden sonra bu kavramı Türkiye’de ilk kullanan bilim insanı olduğumu söyleyebilirim. Bu yüzden, hem bu kavramın çıkış sebeplerini, hem tarihsel sürecini hem de bugünkü durumunu kısaca analiz etmekte büyük yararlar var.

Siyasal İslamcılık kavramının Batı toplumunda yaygınlaşmasının en temel sebebi, tespitlerime göre Büyük Ortadoğu Projesi’nin başlatılmasıdır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin kurgulanmasında 1981 yılında İsrail Savunma Bakanı olan Ariel Şaron’un büyük rolü vardı. Aynı yıl içinde ABD ile İsrail arasında Stratejik İşbirliği Anlaşması imzalandı ve İsrail Yahudi Siyonistleri ile ABD Hıristiyan Siyonistleri (Evangelistler), Büyük İsrail için güç birliği oluşturdular. 1982’de Başbakan’dan bile habersiz Güney Lübnan’ı işgal eden, 1983’de Sabra ve Şatilla katliamlarını gerçekleştiren Şaron istifaya zorlansa da artık ABD & İsrail Askeri ve Stratejik İşbirliği bölgenin kaderini etkilemeye başladı.

ABD & İsrail stratejisinin temeli “Tehditle Varolma Stratejisi” olarak tanımlanmalıdır. Ele geçirmeyi düşündüğünüz stratejik alanlarda bir tehdit olmadığı sürece saldırı için bir gerekçeniz olmaz ve savaşamazsınız. Bu yüzden, önce kontrollü bir tehdidin ortaya çıkışına yardımcı olup zemin hazırlamalı, sonra da bu tehdidi ortadan kaldırma gerekçesiyle stratejik hedeflerinizi gerçekleştirmelisiniz. Nitekim İsrail, 1980’li yılları takiben Filistin topraklarında Hamas’ın gelişmesi için her türlü zemini oluşturmuş, Hamas’ın zayıfladığı dönemlerde ABD’den yardımlar gelmiş, CIA ve MOSSAD’ın dolaylı olarak örgütün ayakta kalmasını sağladığı pek çok araştırmaya konu olmuştu. İsrail de Hamas saldırılarını gerekçe göstererek Filistin’deki işgalini pekiştirmiş, yeni yerleşim alanları kurmuş ve 2000’li yıllardan sonra da yine Şaron’un marifetiyle meşhur Duvar’ı inşa ederek dünyanın ilk ve tek kapalı toplum hapishanesi kurulmuştu. Aynı şekilde ABD ise 1980’li yıllarda Afganistan’ı işgalden kurtardığı müttefikleri Mücahitler ve El Kaide ile yollarını ayırmış, bu örgütlerin birer tehdit haline gelmesine yardımcı olmuş, ardından Taliban örgütünü bizzat kurmuş ve sonuçta da bu örgütlerle savaşma bahanesiyle Körfez savaşlarını başlatıp, Afganistan ve Irak işgallerini gerçekleştirmişti.

Oluşturulan bu Kontrollü Askeri Tehditler yanında, Kontrollü Siyasi Tehdit olarak Political Islam yani Siyasal İslamcılık seçilmişti. Temel hareket yöntemi aynıydı: Önce İslam dünyasındaki Batı ve İsrail için tehdit oluşturan dinsel gruplar desteklenecek, ideolojileri ve algıları siyasal hedeflere yöneltilecek ve ardından oluşan Kontrollü Tehdit, Batı yanlısı gruplar desteğinde tasfiye edilecekti.

1980’li yılları takiben sadece Türkiye’de değil, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Asya’daki bütün İslami temelli gruplarda yoğun bir siyasallaşma eğilimi başladı. Batılıların, bu siyasallaşma sürecini özellikle İran İslam Devrimi’ne bağlamaları da, yine o yıllara dayanan bir Mezhep yarışı ve çatışmasının ilk psikolojik temelleriydi. Müslümanlar ve İslam toplulukları bu gelişmeleri İslam’ın güçlenmesi olarak algılarken, önemsenen değerlerin tamamen siyasi hedeflere ve göstergelere, tarikat ve cemaat örgütlenmelerine yöneltildiğini fark edememişlerdi. ABD & İsrail & Avrupa merkezli stratejist ve analistler İslam dünyasındaki gelişmeleri tamamen kendi çıkarları çerçevesinde analiz etmişler, sonuç çıkarmışlar, kurallar ve kıstaslar belirlemişler, kontrollü tehditler ve düşmanlar tanımlamışlardı.

1980’li yılların ikinci yarısından itibaren hızlanan Batı kontrollü Siyasal İslamcılık algısı ve yönetimi, hedef İslam ülkelerinin toplumsal düzenini altüst etti. Ne ilginçtir ki, bu dönemde konuyu analiz eden Dökmeciyan (ABD) ve Oliver Roy (Fransa) gibi araştırmacıları finanse edenler Savunma Bakanlıkları olmuştu. Aynı şekilde, Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, bölgesel analiz ve araştırmalar için milyarlarca avroluk bütçe ayırmıştı.1985 yılının Ağustos ayında -1897 yılında Herzl liderliğindeki Birinci Siyonist Kongre’den yaklaşık bir asır sonra yine Basel’de- Birinci Hıristiyan Siyonist Kongre toplandı.

İnsanlık tarihinde Askeri ve Siyasi Stratejilerin temeli ve hedefinde ekonomik çıkarlar önemli bir yer tutar. Nitekim Büyük Ortadoğu Projesi’nin ekonomik hedefi enerji kaynakları, siyasi hedefi ise (Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan uzantılarıyla birlikte) Büyük İsrail projesiydi. 1990’lı yılların başından itibaren Büyük Ortadoğu projesinin ilk Askeri Operasyonları olan Körfez Savaşları başladı. Büyük Ortadoğu Projesi sahipleri, bir yandan Tunus, Mısır, Türkiye gibi temel ülkelerde siyasal hedefli İslam gruplarını desteklerken, diğer yandan da aynı ülkelerdeki karşı seküler grupları -hükümetleri, askeri kurumları- da güçlendirip kışkırtmak suretiyle, toplumdaki çatışma, hesaplaşma ve tasfiye sürecine zemin hazırlıyorlardı. Örneğin Soros, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e 2 Milyar Dolar yardımda bulunmuş ve bu yardım bazı İsrail çevrelerince eleştirilmişti.

1990’lı yılların ortasından itibaren Siyasal İslamcılık ve Siyasal Hedefli İslam grupları ABD, Batı ve İsrail’in öncelikli düşmanları olarak ilan edildiler. Batılı Analistler, gözlerini o kadar karartmışlardır ki; “Beş vakit Namaz kılan, Başörtüsü takan ve hatta Oruç tutan” Müslümanları bile Siyasal İslamcı olarak tanımlamış, örtülü bir Din savaşının temellerini atmışlardı. Bu süreçte NATO, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki subaylar için bu kıstaslara uygun istihbarat raporları tutulmasını, sakıncalı personelin izlenmesini, hatta geri hizmetlere sürgün edilmesini önermişti. Bugün açıkça öğrendiğimize göre, stratejik görevlerden alınan personelin yerine NATO ve ABD için casusluk yapacak FETÖ elemanları yerleştirilmişti.

28 Şubat dönemine rastlayan bu süreçte yayınladığımız “Dünyada ve Türkiye’de Siyasal İslamcılık” adlı çalışma, Batılı ülkelerin, savunma ve istihbarat kurumlarının algı yönetimine karşı cevap niteliğindeki ilk önemli çalışma olmuştur. İslam ve İslamcılık, Müslüman ve İslamcı arasındaki kavram kargaşaları tanımlanmış, Müslümanları inanç savaşına, siyasal çatışma ve kaosa sürükleyecek algıların önüne geçilmeye çalışılmıştır. Batı kaynaklı tanımlamalar ve yönlendirmelerle Siyasal bir simge gibi algılanan Başörtüsü’nün yasaklanmasının en büyük yanlışlardan biri olduğu vurgulanmış, İslam toplumunun temel ve geleneksel inançlarına yönelik düşmanlıklar önlenmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde, Atatürk İlkeleri ve Laiklik kavramlarını kullanarak İslam düşmanlığı yapılmasının, din ve mezhep çatışması oluşturulmasının ülkeyi kaosa sürükleyeceği ortaya konulmuştur. Atatürk’ün Din ve İslam konusundaki sözleri ve uygulamaları ayrıntılı bir şekilde açıklanarak, Atatürk’ün Başörtüsü de dahil hiçbir yasaklama getirmediği, Din alanında yapılan önemli uygulama ve yeniliklerin de İslam’ın daha iyi anlaşılmasını amaçladığı anlatılmıştır. İnanç kavgasının körüklenmesi ve toplumsal huzurun bozulmasında Dindar veya Laik radikalizmin eşit derecede sorumlu olduğu özellikle vurgulanmıştır.

Bir İlahiyatçı olarak Kuran Ayetleri ve Sağlam Hadislerden deliller sunularak, Müslümanların -zamana ve çağa göre değişen- siyasal ve ekonomik sorunları çözmek için Akıl ve Bilimi temel almaları gerektiği, İnanç ve Ahlak esaslarının ise bütün çağlarda ve toplumlarda değişmez temel kurallar olduğu ortaya konulmuştur. Bu amaçla bir tanımlama yapılmış ve “İslam Dini, siyasi, hukuki ve ekonomik bir düzen değil, bir inanç ve ahlak sistemidir” cümlesi ile gelecekte İslam dünyasını çatışma ve kaosa sürükleyecek Batı stratejisine karşı temel bir ana fikir oluşturulmuştur.

Bu çerçevede, bireyin özgürlüğünü, sorgulama, akıl ve karar yeteneğini elinden alan, Müslüman ile Allah arasındaki doğrudan bağı koparan ve çoğunluğu İslam Cahili kişilerce yönetilen Tarikat ve Cemaatlerin, İslam toplumları için büyük bir tehlike oluşturacağı anlatılmıştır.

Nitekim günümüzde özellikle Müslüman Türk toplumunun yaşadığı din temelli Daiş ve Fetö örgütlenmeleri, Siyasal İslamcılık kavramı ile yönlendirilen insanların nasıl birer kör cahile ve katile dönüştürülebileceğini en açık şekilde belgelemiştir.

Fetö ve Daiş Tecrübesi, Müslüman Türk Toplumu için çok ağır ve acı bir tecrübe olmakla birlikte, gelişmesi ve modernleşmesi açısından önemli bir örnek ve şanstır. Fetö ve Daiş örnekleri, sorgulamadan ve akletmeden inanmanın, Ayet ve hadisleri günümüze göre yorumlamadan taklit etmenin, akıl ve bilimi terk ederek karanlık bir zihin, çevre ve dünya kurgulamanın yanlışlığını göstermiştir.

Müslüman Türk Toplumu, sürekli değişen ve gelişen dünyayı geçebilmek için bilimde, teknolojide, akılda, yenilikte öncü olmalı, içinde doğduğu geleneksel değerleri korumalı, insanca yaşamanın gereği olan ahlaki değerlere sıkı sıkıya bağlı kalmalıdır. Kendisini geliştirmeyen, boşa konuşan, vaktini ve enerjisini boş ve bencil işlere harcayan, benliğini öne çıkaran ve toplumdan üstün gören, kendi dışındakileri aşağılayan, hele de Küfür ve Hakaret gibi en aşağı davranışları sergileyen, temel insani değerleri bile unutan bir hale gelmemelidir. Sadece kendisi için yaşayan, zevk, sefa, zenginlik, lüks ve gösterişe önem veren insanlar için, yardımlaşma, fedakarlık, aile ve ebeveyn saygısı ve bağlılığı, vatanseverlik gibi toplumsal değerlerin önemsizleştiği unutulmamalıdır. Yanlış anlayış ve uygulamalar yüzünden Dinden ve Dinin özünden ve ahlaki değerlerinden uzaklaşmanın, bireye, aileye, topluma ve millete büyük zararlar vereceği dikkate alınmalıdır.

İnanç bireyseldir ancak Ahlak toplumsaldır. Karşılıklı hoşgörü, inanç ve yaşama alanlarına saygı, iyi komşuluk ve çevre ilişkileri, yardımlaşma, milli birlik ve beraberliğin temel taşlarıdır. Yabancı din ve milletlere büyük saygı gösterip, içinde doğduğu toplumu ve değerleri aşağılamak, ancak yabancılaşma ve kimliksizlik işaretidir. Her birey kendi sözcükleriyle akıl ve inanç dünyasını kurar. Zihin öncelikle duyularıyla algıladıklarını, görüp duyduklarını birleştirir. Nefis ve Benlik, duygusal tepkiler verir, Akıl ise sorgular, sonuç çıkarır ve çözüm üretir. Birincisi ilkellik, ikincisi medeniyet göstergesidir. Bir toplumun genel düzeyinden herkes birey olarak sorumludur.  Dolayısıyla toplumsal bilinç, karşılıklı etkileşim, uzlaşma, yakınlaşma, empati ve hoşgörü ile güçlenir. Bunun aksi, kin, düşmanlık, kaos ve çatışmadır.

Günümüzde, Büyük Ortadoğu Projesi sahipleri, ilk yıllarda destekleyip kendi çıkarlarına uygun hareket edeceğini bekledikleri Ak Parti’ye hayranlık ve övgüler düzerken, “One Minute” olayını takiben 2009’dan sonra kontrolü eline alan Tayyip Erdoğan yönetimini “Siyasal İslamcı” olarak suçlamaya başlamışlardır.

Liderliğin hür ve demokratik bir seçimle belirlendiği; Yasama, Yürütme ve Yargının ayrıldığı; Hukuk kurallarının ihtiyaçlara göre güncel içtihatlara dayandığı ve yenilendiği; Ekonomik kuralların uluslararası ticaret ve rekabet kıstaslarına göre oluştuğu bir Yönetim Şekli, hiçbir şekilde Siyasal İslamcılık kavramı ile ilişkilendirilemez.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Atatürk, günümüzde Daiş Terör Örgütü’nün kuruluş felsefesine temel teşkil eden Hilafet kurumunu kaldırmış ve “Hilafet TBMM’nin şahsı manevisinde mündemiçtir” ifadesiyle Milletin Ortak Aklını işaret etmişti. Günümüzde Sayın Erdoğan’ın Namaz Kılması, Kuran Okuması, bazı konuşmalarına Besmele ile başlaması, Onun bireysel dindarlığının göstergesidir. Benzer türden Dindarlık işaretleri, dünyadaki bütün toplumlarda ve dinlerde çeşitli şekillerde görülmektedir.

Bir devlet başkanının Din değerlerine olan bağlılığı ve ilgisi, Onun bir Din Devleti yönettiği anlamına gelmez. Nitekim Atatürk de özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında İslam dini ve düşüncesi konusundaki bir çok çalışmaları bizzat takip etmiş, yapılan Kuran tercümelerini bizzat okuyup, incelemiş, en iyi tercümeyi Mehmed Akif’in yapacağını düşünmüş ve Ona rica etmiş, Elmalı Hamdi Yazır’a bilimsel bir Kuran Tefsiri hazırlatmış, Sağlam Hadislerin çevrilmesini emretmiş ve Türk tarihinde ilk kez camilerde Kuran’ın Arapça okunuşunun ardından Türkçesinin de okunması uygulamasını başlatmıştır. Cuma hutbelerinin Türkçeleştirilmesi ve ilk Türkçe Cuma Hutbesini bizzat kendisinin okuması da tarihte bir ilk olmuştur.

Bu yüzden, Başkanlık Sistemine geçtiğimiz bu dönemden itibaren bu tartışmaların artık sona erdirilmesi ve hatta Devlet Başkanları’nın Diyanet Teşkilatı ile Din ve Ahlak Eğitimi konusuna özel bir önem vererek yakından takip etmesi, gerektiğinde kendisini bile uyarabilecek bilimsel yetkinliği olan kişileri yönetici olarak ataması önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Yasama, Yürütme ve Yargı bağımsızlığı açısından Laik temele dayanır ancak, Dinsiz bir Hükümet biçimi değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bütün İslam dünyası için örnek alınması gereken örnek bir kurumdur. Böyle bir kurumun bulunduğu ülkemizde, tarikat ve cemaatlerin yaygınlaşması, bilimsel otorite ve yönetim yetersizliğidir.

Netice olarak şunu söylemeliyiz ki; Devletin, Milletin huzur ve güveni açısından büyük önem taşıyan Din konusunu başıboş bırakması düşünülemez. Siyasal ve Mezhepsel çatışmalar bilimsel otorite boşluğundan kaynaklanır. Okullar ve Üniversiteler yoluyla bilimin güçlendirilmesi, Bilgi ile Cehaletin yenilmesi, Hukuk ve Adaletle Toplumsal Ahlakın Korunması, Devletin başlıca görevidir.