Sahur Vakti

İslam kültüründe, zaman içerisinde aşırılığa kaçan ve uygulanması zorlaştırılan uygulamalardan birisi Sahur Vakti’dir.

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ve İslam dünyasındaki birçok Din Kurumu, Ramazan ayı geldiğinde Sabah Ezanını yaklaşık 45 dakika geriye çekiyor ve keyfi bir şekilde İmsak Vaktinde okutuyor. Saf Müslümanlar, neredeyse gece karanlığında Sabah Namazı kılıyor ve Oruca başlıyor. Yaz mevsiminin korkunç sıcaklarında, yarı uykusuz geçen geceler, tıka basa yenmiş yemeklerin yol açtığı mide rahatsızlıkları, gündüz boyunca devam eden halsizlik ve yorgunluklar sebebiyle adeta zorla ibadet ediyoruz.

Acaba gerçekten Yüce Allah’ın ve Peygamber’in istediği bu muydu?

Oruç ibadeti ilk emredildiğinde şu ayetler bildirildi:

183> EY İNANANLAR. SİZDEN ÖNCEKİLERE YAZILDIĞI GİBİ, (KÖTÜLÜKLERDEN) KORUNMANIZ İÇİN SİZE DE ORUÇ YAZILDI. 184> ORUÇ GÜNLERİ SAYILIDIR. SİZDEN KİM HASTA VEYA YOLCULUKTA OLURSA TUTAMADIĞI GÜNLER SAYISINCA BAŞKA GÜNLERDE TUTAR. ORUCA DAYANAMAYANLARIN FİDYE VERMESİ, BİR YOKSULU DOYURMASI GEREKİR. BUNUNLA BERABER, KİM GÖNÜLDEN İSTEYEREK BİR HAYIR YAPARSA, O KENDİSİ İÇİN DAHA İYİDİR. BİLİRSENİZ, ORUÇ TUTMANIZ SİZİN İÇİN DAHA HAYIRLIDIR. 185> İNSANLARA YOL GÖSTERİCİ, GERÇEĞİ, DOĞRU İLE YANLIŞI BİRBİRİNDEN AYIRIP AÇIKLAYICI OLARAK KURAN’IN İNDİRİLDİĞİ RAMAZAN AYI’NA KİM ERİŞİRSE ORUÇ TUTSUN. KİM HASTA OLUR VEYA SEFERDE OLURSA TUTAMADIĞI GÜNLER SAYISINCA BAŞKA GÜNLERDE ORUÇ TUTSUN. ALLAH SİZİN İÇİN KOLAYLIK İSTER, GÜÇLÜK İSTEMEZ. SAYIYI TAMAMLAMANIZI, SİZE DOĞRU YOLU GÖSTERDİĞİ İÇİN ALLAH’I YÜCELTMENİZİ İSTER Kİ, BÖYLECE ŞÜKREDERSİNİZ.>> <<BAKARA/090/MD/2>

Bu ayetlerden sonra Müslümanlar birçok konuda tereddüt etmişlerdi. Eğer bir Müslüman İftar yemeğini yiyip de Yatsı namazını kıldıktan sonra uyursa, bir daha gece kalkıp yemek yemez ve ertesi gün iftara kadar oruç tutardı. Ayrıca geceleri de olsa kadınlara yaklaşmazlardı. (Buhari, Savm 15; Tirmizi, Tefsir 2, (2972); Ebu Davud, Savm 1, (2314); Nesai, Sıyam 29, (4, 147-148))

Hz Ömer ve bazı Müslümanlar bu konuda huzursuz olmuşlardı. Daha sonra şu ayetler bildirildi:

 187> ORUÇ GECESİ KADINLARINIZA YAKLAŞMAK SİZE HELAL KILINDI. ONLAR SİZİN ÖRTÜLERİNİZ, SİZ DE ONLARIN ÖRTÜLERİSİNİZ. ALLAH NEFSİNİZE GÜVENEMEYECEĞİNİZİ BİLDİĞİ İÇİN TEVBENİZİ KABUL EDİP AFFETTİ. ARTIK BUNDAN SONRA ONLARA YAKLAŞIN VE ALLAH’IN YAZDIKLARINA TABİ OLUN. UFKUN BEYAZ İPLİĞİ (ÇİZGİSİ), SİYAHINDAN AYIRD EDİLİNCEYE KADAR YEYİN İÇİN. SONRA DA GECE OLUNCAYA (AKŞAMA) KADAR ORUCU TAMAMLAYIN. MESCİDLERDE İBADETE ÇEKİLDİĞİNİZ ZAMAN KADINLARA YAKLAŞMAYIN. BUNLAR, ALLAH’IN SINIRLARIDIR. BUNLARI AŞMAYIN. ALLAH İNSANLARA AYETLERİNİ BÖYLE AÇIKLAR Kİ, (KÖTÜLÜKLERDEN) KORUNUP SAKINSINLAR.>> <<BAKARA/090/MD/2>

Buhari ve Müslim’de yer alan hadiste şöyle söyleniyordu: “Beyaz iplik siyah iplik sizce ayrılıncaya kadar yiyin için” ayeti indiği zaman “tan yerinde” kelimeleri henüz nazil olmamıştı. Bir kısım insanlar, oruç tutacakları zaman ayaklarına siyah ve beyaz (iplik) bağlar, bunlar görülünceye kadar yiyip içmeye devam ederlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk “Tan yerinde” kelimelerini inzal buyurdu. O zaman herkes anladı ki burada beyaz ve siyah ipliklerden maksad gündüz ve gece imiş.” (Buhari, Savm 16, Tefsir, Bakara 2, 28; Müslim, Sıyam 35, (1091))

Sahur, Peygamberimizin ifadesiyle “Sabah Yemeği” demektir ve bu konudaki bütün hadislerde Güneş doğmadan önceki sabah aydınlığında, Seher Vakti’nde yendiği sabittir.

Hz Peygamber döneminde, Bilal Habeşi, Yalancı Aydınlık (Fecri Kazip) denilen ve ufuktan göğe yükselen ince bir beyaz çizgiyi gördüğü zaman çıkar ezan okurdu. Bilal’in ezanını duyanlar da hemen Namaz kılar ve Sahur yaparlardı. Fakat Peygamberimiz birçok kez Müslümanları uyarmış ve “Bilal geceleyin Ezan okuyor, siz Onun ezanına uymayın Ümmü Mektum’un ezanını dikkate alın. Çünkü O sabah olmadan ezan okumaz” diye söylemişti. Kendisi de Bilal’in ezan okumasını dikkate almadan sahurunu yapmıştı. Kuran yazarlarından İbn Mesut’un ifadesine göre; Hz. Peygamber, “Bilal’in ezanı hiç birinizi sahurunuzu yemekten alıkoymasın. O ayakta olanları uyarmak ve uyuyanları uyandırmak için ezan okur” diye uyarıda bulunmuştu.

Hatta bir defasında Hz. Peygamber, Ebu Katade’yi bir işe göndermiş ve Ebu Katade de, hava iyice aydınlandıktan sonra gelmişti. Birinci fecirden sonra Hz. Peygamber ona sahurluk verdi. O, «Ey Allah’ın elçisi, sabah oldu» dedi. Hz. Peygamber, «Sahur yiyin» dedi ve ışık gözükmesin diye de kapıyı kapattı. Sahur yemeği bitince çıktı ve çok aydınlık olduğunu gördü.

Hz Peygamber’in birçok yakın arkadaşı da Sahur vaktini bu şekilde algılamışlardı. Bir Sahabe diyor ki: “Ebu Bekir Sıddık’ın yanında idim. Bir gece, Allah’a dilediği kadar namaz kıldı. Sonra bana, “Çık bak, şafak söktü mü” diye sordu. Çıktım, baktım ve sonra dönünce, “Göğe bir beyazlık yükseldi” dedim. O, Allah’a dilediği kadar namaz kıldı. Sonra bana, “Çık, bak, şafak söktü mü” diye sordu. Çıktım ve geri döndüm. “Gökte kırmızılık yaygın hale geldi” cevabını verdim. “Şimdi gel, sahur yemeğini getir” dedi. 3 ayrı Sahabe bir kaç yoldan yaptıkları nakilde Hz. Ebu Bekir‘in fecri görmemek için kapıyı kapattırdığını, nakletmişlerdi.

Hz Peygamber, “Yiyiniz, içiniz; yalancı şafak (yükselen aydınlık) yemenize mani olmasın. Kırmızılık yayılana kadar yiyiniz, içiniz” diye söylemiş ve Güneşin doğmasından önceki kızıllığa kadar Sahur yenilebileceğini ifade etmişti. (Ebu Davud, Savm 17, (2348); Tirmizi, Savm 15, (705))

Din kurumlarını yönetenlerin, namaz vakitlerini keyfi olarak değiştirmesi büyük bir hatadır. Peygamberimizin Namaz Vakitleri hakkındaki hadisinde zamanlar çok açık belirtilmiştir: “Bilesiniz, namazın bir ilk vakti bir de son vakti vardır. Öğle vaktinin evveli güneşin tepe noktasından batıya meyil (zeval) anıdır. Son vakti de ikindinin girdiği andır, ikindi vaktinin evveli, vaktinin girdiği andır. Vaktin sonu da güneşin sarardığı andır. Akşam vaktinin evveli, güneşin battığı andır. Vaktin sonu da ufuktaki aydınlığın (şafak) kaybolduğu andır. Yatsı vaktinin evveli, ufuğun kaybolduğu andır. Vaktin sonu da gecenin yarısıdır. Sabah vaktinin evveli fecrin (aydınlığın) doğmasıdır. Vaktin sonu da güneşin doğmasıdır.” (Tirmizi, Salat 114, (151); Müslim, Mevakit 6, (1, 249, 250))

Huzeyfe adındaki Sahabe’ye “Ne zaman Peygamberle sahur yerdiniz” diye sormuşlar ve O da:  “Gündüzdü, ama henüz güneş doğmamıştı” cevabını vermişti. (Nesai, Savm 20, (4, 142))

Yukarıda örneklerini verdiğimiz bütün uygulamalar, Sağlam Hadis kitaplarından alınmıştır. Bu anlayışa karşılık, İslam tarihinde İmsak vaktini yani Bilal’in ezan okuduğu zamanı doğru kabul eden bir çoğunluk oluşmuştur. Bunlar “Aman bir hata yaparız, ihtiyatlı davranalım” düşüncesiyle uygulamayı zorlaştırmışlar ve yukarıda verdiğimiz örnekleri dikkate almamışlardır.

Bu anlayış hakim olunca da, Saf Müslümanların Ramazan geceleri, İmsak vaktinde ikiye bölünmüş, uykusuzluk çekmişler, henüz sabah olmadığı için Sahur yapıp yatmak zorunda kalmışlar, tok karınla yatınca da mide rahatsızlıkları, kabuslar ve sağlık sorunları ortaya çıkmıştır.

Halbuki, Ramazan ile ilgili ilk ayetlerde belirtildiği gibi: “Allah Müslümanlar için kolaylık diler, zorluk dilemez”. Müslümanların hayatını zorlaştıran cehalet ve aşırılıktır. İmsak vakti esas alındığında; Müslümanlar (Haziran ayında) Güneşin doğmasından Mekke’de 1.25, Antakya’da 1.40, İstanbul’da 1.55, Sinop’ta 2 Saat, Köln’de 4 Saat öncesinde Sahur yapmak zorunda kalmaktadır. İslamın doğduğu topraklarda günlük oruç zamanı ortalama 12 Saat iken, Kuzeye doğru çıkıldıkça bu 20 saate kadar uzamaktadır. Altı ay gündüz Altı ay gece yaşanılan bölgelerde ne yapılacağı konusuna hala cevap bulunamamıştır.

Hz Peygamber’in yukarıdaki uygulamalarında ve hadislerinde görüldüğü gibi; Sahur yemeği Sabah yemeğidir ve Güneş doğmadan önceki aydınlıkta yenir. Sabah Namazı ile Sahur arasında tertip, yani sıra yoktur, ikisinden birisi önce veya sonra yapılabilir. Saatin ve hassas astronomik bilgilerin olmadığı bir dönemde Güneş’in doğmasından önceki kırmızılık Sahur yemeğine başlangıç vakti olarak esas alınmıştır. Orucun bitiş vakti, başlangıç vaktine de bir kıyastır ve Oruç Güneşin doğuşuyla başlar, Güneşin batışıyla biter. Günümüzde her il ve ilçede Güneşin ne zaman doğacağı astronomik hesaplarla belirlenmiştir. Bu vakit esas alınarak, Sahur Vakti ve Sabah Namazı’nın Güneşin doğmasından kısa bir süre önce sonlandırılması gerekir. Ama bu süre, Din kurumlarının veya Din adamlarının söylediği gibi gece karanlığı değildir. Nitekim, Sabah Namazı için Camilere gidenler bilirler ki, Namaz sona erip sokağa çıktıklarında birbirlerini iyice tanıyacak kadar ufuktaki kızıllıkla birlikte aydınlanmış bir vakitte eve dönülür. Ancak Ramazan’da uygulanan Sabah Namazı vakti, Sabah değil Gece vaktidir.

Sahur yemeği, çalışanlar ve işe erken gidenler için Erken Kahvaltı olarak algılanmalıdır. Çok zorunlu durumlarda Güneş’in doğuşuna kadar yenilip içilebilir, ancak normal olan Güneş’ten 15 dakika öncesinde yeme, içmenin kesilmesidir. Bunu anlamak, kabul etmek ve uygulamak tamamen kişinin kendi iradesine bağlıdır.

Geleneksel sınırları terkedemem diyenler için de şunu söylemek gerekir: Hastalık, yolculuk vesaire gibi engeli olanlar için -ki buna günümüzde çalışma şartlarını da ilave etmeliyiz- başka günlerde oruç tutulabilmesi imkanı vardır. Mevsimin ve günlerin en adaletli dönemleri Mart veya Eylül aylarında bu imkan kullanılabilir.

BESLENME DÜZENİ

Ramazan ayında, vücudun (özellikle Karaciğer ve Midenin) dinlendirilmesi, aşırı yiyeceklerden kaçınılması ve anlamlı bir şekilde açlığın hissedilmesi gerekir.  Aç kalırım korkusuyla fazla yemek yanlıştır, önemli olan az ancak çeşitli yemektir. Ekmek yemeden de iftar ve sahur yapılabileceğini unutmayın ve bunu kendinizde test edin. Akşam, büyük ziyafetler yerine israfa yol açmayacak yemekler yenilmeli ve sabah aydınlığında yapacağımız Sahur yemeğini yedikten sonra kesinlikle uyumamalıdır.

Peygamberimiz döneminde Akşam iftardan sonra Yatsı denilen zifiri karanlık başladığında namazını kılıp herkes uyumaya giderdi. Sahurdan sonra uyunmazdı ve günlük hayat başlardı.  Günümüzde ise Sahur’dan sonra günlük hayata ve çalışmaya başlamak için birkaç saati bulan bir zaman gerekiyor. Hepimiz de bu zamanda ayakta kalamadığımız için uyumayı tercih ediyoruz. Bu yüzden sizlere bu konuda pratik bir öneride bulunmak istiyoruz.

  1. Sahur yemeğini takiben bir saat içinde yatarsanız, midede bulunan yiyecekler ağıza ve nefes borusuna doğru baskı yapar. Bu durum, zamanla Reflü dediğimiz Mide üst kapakçığına zarar verir, mide gazları üst solunum yollarını tahriş eder, rahat nefes almamızı ve uykumuzu da engeller.
  2. Birçok hastalığın tok karnına uyumaktan kaynaklandığını unutmayınız. Bu yüzden, Sahur yemeğinden sonra uyumamız gerekirse yastığınızı yükselterek 45 Derece eğim oluşacak şekilde yatmalıyız. Bu şekilde en az 1,5 saat dinlenmek veya uyuklamak yenilen yemeğin hazmedilmesi açısından gereklidir.
  3. Bilim adamları Tok karnına uyurken sağ tarafa dönerek yatmayı yanlış bulurlar. Eğer yana dönerek yatma alışkanlığımız varsa, mutlaka sola dönerek yatmalıyız ve henüz yediğimiz gıdaların kolay hazmedilmesine yardımcı olmalıyız.
  4. Aynı şekilde, İftar vaktinde yemeklerin hemen ardından Meyve yeme alışkanlığını terk etmeliyiz. İftara belki yarım bardak ılık su ile başlamalı, çorba ile boş mideyi yemeğe alıştırmalı, sonra katı yiyeceklere geçilmelidir. Asitli meyveleri hemen yemeği takiben yemek zararlıdır, meyveler de yemek arasında yenilmelidir. Yemeklerimizi mevye ile sonlandırmak, Midedeki asit oranını yükseltir ve çeşitli rahatsızlıklara yol açar. Su ihtiyacımızı yemekten 1,5-2 saat sonrasına bırakmalıyız.

Yüzyıllara dayalı alışkanlıkların ve yanlışların bir anda terk edilmesi zordur. Yanlışa direnmek önce bireyin kendi sorumluluğudur. Bu sebeple ister imamınıza uyun, isterseniz Kuran’a ve Aklınıza. Hayatınızı, dininizi zorlaştırmak tamamen sizin elinizdedir. Allah ile İnsan arasındaki tek bağ Akıl’dır ve Allah yanlışlarımızı bildirmek için bizimle konuşmaz. “Ancak Aklını kullanan insan gerçeği kavrar ve kurtuluşa erer

Bizim görevimiz ve sorumluluğumuz öğrendiklerimizi size aktarmaktan ibaret ancak yüzlerce yıl geçse de değişimin çok zor olduğunu da görüyoruz. Bugün, (Sayın Kemal Ilıcak’ın Türk kültürüne güzel bir hizmeti olan) Tercüman 1001 Eser serisinden bir hatırat vardı elimde. 1900’lerin başında birçoğu yabancıların eline geçen çeşitli müesseseleri denetlemek için gönderilen Lui Ramber’in Gizli Notlar isimli eseri. Önsüzünde Halid Ziya Uşaklıgil’in de Ramber’e ait bir tanıtım yazısı var. Kitabın bir yerinde aynen şunlar yazıyor:

“Bugün Ramazan başlıyor. Otuz gün sürecek bu ay esnasında işler yarı yarıya inecektir. Nezaretlerde yalnız acele işlerle uğraşılır. Nazırlar da, gece sofrasını açarak geç vakte kadar oturmaya mecbur kalan öteki devlet ileri gelenleri gibi yorgun ve küskün yüzlerle iş başına gelirler. Gerektiği kadar uyumamış oldukları şişmiş gözlerinden anlaşılır. Mütemadiyen esnerler, sizi dinlemeye ve söylediğinizi anlamaya asla hevesleri yoktur.” (A.G.E. s. 81)

Kendimizi biraz sorgulayalım.

KUTUPLARA DOĞRU İFTAR VE SAHUR

İslam bilginlerinin henüz üzerinde kesin bir sonuca varamadığı en tartışmalı konu Kutuplarda İftar ve Sahur Meselesi’dir. Bilindiği gibi ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe gündüz ve gece saatleri değişir. Gündüzün uzamasıyla Oruç süresi de uzar. Avrupa’nın kuzeyinden başlayarak İskandinav ülkelerine veya Asyanın kuzeyine doğru gidildikçe 20 saat ve hatta kutuplarda 24 saati bulan Gündüz vakitleri oluşmaktadır. Bu duruma ilişkin bizim vardığımız sonuçlar şu şekildedir:

  1. Kuran’ın birçok ayetinde de ifade edildiği gibi Gece Dinlenme, Gündüz Çalışma için ayrılmıştır.
  2. Zamanı ölçmek amacıyla Milattan Önce 4 bin yılında ilk bulunan Güneş Saati olmuştur, ancak Güneş Saati gecenin bölümlerini ölçmez.
  3. Gece Zamanı ölçümü için Ay kullanılmıştır ve İslamın doğduğu toplumda da Ay Takvimi kullanılmaktadır.
  4. İslamın temel kaynağı Kuran, Ramazan ve Oruç konusunda Gece ve Gündüz ölçümü için Doğal Takvim olarak hem Güneş hem de Ayın durumunu dikkate almıştır. İlk İslam toplumunun Zaman Tespiti, sadece gözlemseldir.
  5. İnsanlığın mekanik saati bulması ve astronominin gelişmesiyle birlikte Gözlem’in yerini Bilimsel veriler almış, güneşin doğuşu, batışı ve vakitler saniyesine kadar kesin tespit edilmeye başlanmıştır.
  6. Oruç ibadetinde Güneş’in bir kutsallığı söz konusu değildir, Güneşin doğuşu ve batışı sadece vakit bildirmek içindir.
  7. Vaktin oluşmadığı veya geç oluştuğu durumlarda, Niyet ve Akıl devreye girer. Aynen, yolculuk ve savaş durumunda namaz vakitlerinde birleştirme yapılması, bir vaktin bir sonraki vakte bırakılması, ya da öne alınması söz konusu olduğu gibi, zaruret ve ihtiyaç durumunda ibadet vakitleri değiştirilebilir, vakitler birleştirebilir, erteleme veya erkene alma yapılabilir.
  8. Güneşin geç battığı ülkelerde, Akşam İftarı, İkindi Vaktine alınabilir.
  9. Günlük vaktin tespitinde 24 Saat önce Dinlenme ve Çalışma olarak ikiye bölünür 12’şer saatlik dilimler elde edilir. Her bölgede veya ülkede Dinlenme ve Çalışma Saatleri belirlidir. Çalışma Saati başlangıcından önce (Aynen güneşin doğuşundan önce olduğu gibi) Sahur Yemeği yenilip oruca başlanır. Dinlenme Saati başlangıcında İftar yapılarak oruç sonlandırılır.
  10. Allah’ın belirlediği Oruç ibadetinde esas olan günün yarısında Oruçlu olmaktır, Güneşin doğuşunun ve batışının bir kutsallığı yoktur.
  11. Vaktin sorunlu olduğu bölgelerde, İslam Bilginleri ve Din Kurumları, her Ramazan Ayı öncesinde bölgenin (Aşırı Isınma, Nem, Soğuk gibi) iklim koşullarını da dikkate alarak insan tabiatına uygun bir Oruç Takvimi belirleyebilir. Uygun Vakitler bilimsel olarak Dönenceler ve Paralel derecelerine göre saniyesine kadar tespit edilebilir.
  12. Oruç Vakti’nin 12 (+3) saati aştığı yani 1 Vakit uzadığı bütün bölgelerde, iklim şartlarında ve gündüzün çok uzadığı aylarda bu düzenleme yapılabilir. Nitekim Ezher Alimleri de 1982 yılında açıkladıkları bir kararda bu yönde bir görüş bildirmişlerdir; Tahammül sınırını aşan uzun gündüzlere rastlayan Oruçlarda “İki seçenekten biri tercih edilebilir. Ya en yakın ülkelerdeki makul oruç saatlerini dikkate almak veya Mekke & Medine’de uygulanan Oruç süresini esas almak”
  13. Dayanamayan, Yaşlı veya Hastalık sahibi olanlar için zaten izin verilmiştir, zorlama yoktur.

ÖZET OLARAK

İbadet bir amaç için yapılır. Oruç ibadetinin amacı: Nefsin terbiye edilmesi, sayılı günlerde günün yarısında yemek, içmek ve cinsellikten uzak durulmasıdır. Orucun emredildiği dönemdeki çalışma ve uyuma vakitleri günümüzde değişmiştir. O dönemde hava karardığında Akşam veya Yatsı vaktinde yatan insanlar şimdi, gece yarısına kadar oturmakta ve sabah güneş doğduktan sonra Saat esas alınarak çalışmaya başlamaktadır. O Dönemde, Ayın Hesaplanması için Ayın Hilal Durumu, Günün Hesaplanması için Aydınlık ve Karanlık çizgileri esas alınırken, günümüzde Aylar ve Günler astronomik hesaplarla saniyesine kadar tespit edilmektedir. Hangi Zaman Hesaplaması ile yaşıyorsak, O Hesaplama esas alınarak Oruç vakti belirlenmelidir. Allah’ın bütün buyrukları Adaleti ve Aklı esas alır. Müslümanlar bir uygulamada zorlanmış ise mutlaka daha sonra o uygulama Nesh yoluyla düzeltilmiş ve uygulama kolaylaştırılmıştır. Oruç da bunlardan biridir. Bütün dünyaya ve iklimlere yayılmış bulunan Müslümanlar, Oruç uygulamasında büyük zorluklar yaşamakta, sağlıklarını dikkate almayarak geleneksel kurallarla hareket etmekte direnmektedir. Yaşanılan zorlukla baş edemeyenler ise Sahur vaktine kadar oturmakta ve gündüzü çoğu zaman uyuyarak geçirmektedir. Günümüzde bu uygulamanın eski haliyle sürmesi hastalıklara ve büyük zorluklara sebep olmaktadır. Belki de bizden sonraki nesiller bu zorluklarla baş edemeyip Oruç tutmayacaklardır.

Oruç, Medine döneminde farz kılınmıştır. Medine’ye Hicret esas alınırsa, Medine döneminin ilk Ramazan Ayı 9 Mart 623 tarihine rastlar. Farz kılınma döneminin en erken Hicret’ten bir yıl sonra olduğu düşünülürse Ramazan başlangıcı 26 Şubat 624 olmalıdır. Ramazan ayı, iklime göre her yıl 10 gün erken geldiğine göre, Müslümanların ilk Oruç yılları, yılın en kısa günleri olmuştur. Bu kısa günler, Hz Peygamberin vefat ettiği 632 yılına kadar sürmüştür. Bu dönemde uygulamada herhangi bir zorluk çıkmamıştır. Hatta günler kısa olduğu için bir çok kişi Sahur yemeği bile yemeden akşamki öğünle ertesi günü oruçlu geçirmiştir. Karşılaşılan tek sorun, gece uyunduğu ve gündüzün de oruçlu olunduğu için cinsellikten uzak olunmasıdır. Bu da yazının girişinde verdiğimiz ikinci Ayet grubu ile çözülmüş, seher vaktinde sahur yenilmesi uygulaması başlamıştır. Uzun yaz günlerinin getirdiği sorunlar, Hz. Peygamber’den yıllarca sonradır. Müslümanlar o yıllarda daha güney ve daha kuzeydeki uzun gün oluşumlarından ve bu durumda karşılaşılacak sorunlardan zaten habersizdir. Sonraki asırlarda, kuralları düzeltecek bir Vahiy olmadığı için insanlar bu uygulamaya dokunamamıştır. Halbuki Müslümanlar gelişen ekonomik ve sosyal şartlara göre, amacı değiştirmeden uygulamada değişiklikler yapabilirdi.

Bu konuda vereceğimiz iki önemli örnek Miras Paylaşımı ve Kölelik meselesidir.

Hz. Peygamber döneminde, Kız çocuğu bir tane ise mirasın yarısını, iki tane ise erkeğin alacağının yarısını alırdı. Kadınlar buna itiraz ettikleri zaman, ‘Kazancın Temel Alındığı’ konusunda bir ayet geldi. Miras ile ilgili temel ayetlerde ise Mirasda adaletli bir vasiyetin esas olduğu, kan bağı olmasa bile aile içerisindeki diğer yetim, evlatlık ve köle gibi kişilerin de mirastan pay alması gerektiği bildirildiği için, Türkler bir dönemden sonra ölmeden önce miraslarını -sayıları ne olursa olsun- kız ve erkek çocuklar arasında Vasiyet Yoluyla eşit olarak dağıtmaya başladılar. Cumhuriyet sonrası ise Mirasda Eşitlik hukuki bir temele oturdu. Türklerin uygulaması, ilk başıkta bu ayetteki ikili birli esasına ters gibi görünse de, Mirasın adaletli dağıtımına ilişkin temel kurallarına uygundu. Çünkü zaman içerisinde kadınların sosyal ve ekonomik statüsü değişmiş ve erkeklerle eşit duruma gelmişlerdi. Çünkü Miras konusundaki ilk ayetler geldiği ve kadınlara da hisse verileceği duyulduğu zaman bütün Araplar isyan etmiş ve “Onlar mal kazanmaz, ganimet elde etmez, neden onlara miras verelim” demişlerdi. Ancak Kuran, mirastan hiç pay alamayan kadınlara, çocuklara, yetimlere ve evlatlıklara da miras verilmesini emretmişti. Günümüzda Araplarda hala eski uygulama sürmektedir.

Diğer örnek olan Kölelik meselesine gelince, Kuran’da kölelere adaletli davranılmasının esas olduğu, köleyi azad etmenin yani hür bırakmanın en güzel davranış olarak tavsiye edildiği görülmektedir. Köleliğin kesin olarak yasaklanması Hz Peygamber döneminde mümkün olamamış, ancak yaşadığımız son asırda bütün dünyada kölelik ancak ortadan kalkabilmiştir. Bununla birlikte modern anlamda kölelik ise Hizmetçilik şeklinde yine devam etmektedir. İnsanın kendi işini yapmaya kendisinin güç yetirmesi durumunda bir başka insanın emeğine ve hürriyetine sadece mali gücü  sebebiyle tahakküm etmesi adaletli değildir.

Netice olarak, Oruç Uygulaması konusunda da tarihi, ekonomik ve sosyal şartların değişmesine ve takvim uygulamasına paralel olarak vaktin düzenlenmesi İslam düşüncesine aykırı değildir. Esas olan amacı gerçekleştirmektir. Allah’ın en önemli vasfı Adalet’tir. İnsan da her davranışında olduğu gibi uygulamalarında da Adaleti esas alarak hareket etmelidir.

Daha bundan bir nesil önce Gaz Lambaları ile yaşadığımızı ve en geç 22:00 gibi uyumak zorunda kaldığımızı unutmayalım. Biz önceki yanlışları düzeltelim ki, yeni nesiller de bizim yanlışlarımızı düzeltsin ve doğru yaşasınlar.

ALLAH KOLAYLIK İSTER GÜÇLÜK DİLEMEZ

Paylaş / Share