Moskova Hedeflerine Ulaştı!

1988 yılından bu yana bilfiil bölgeyi takib eden bir Uzman olarak bazı hususları açıklamakta yarar görüyorum.

Geçmişte Irak politikamızda da bazı büyük hatalar yapılmıştı. Bugüne örnek olması açısından biraz hatırlatma yapmamız yararlı olacaktır. Saddam zulmüne karşı Irak’ın kuzeyinde oluşturulan Güvenli Bölge büyük bir hata idi. Güvenli Bölge sınırları, 1970 Kürt Federasyon sınırları ile yüzde yüz çakışıyordu. (O yıllarda bu gerçekliği ortaya koyan tek haritayı ben çizmiştim ve bir de Stratejik Haritalar Atlası yayımlamıştım.) 200 bin kişilik Türkmen kenti Telafer, kuzeyde olmasına ve Türk sınırına 100 km olmasına rağmen Güvenli Bölge dışında bırakılmış, Türkiye sınırına 300 km uzaklıkta olan (Talabani’nin başkenti) Süleymaniye Güvenli Bölge’ye dahil edilmişti. Üstüne üstlük, Talabani ile Barzani birbiriyle kavga etmesin diye de aralarına yerleştirilen 1000 kişilik sözde barış gücü Türk GenelKurmay’ının emrine verilmişti. Halbuki asıl yapılması gereken, Telafer bölgesini Güvenli Bölge’ye aldırmak ve güneye giden Türkmenleri ve güneyden gelecekleri burada güçlendirmekti. Eğer bunu yapabilmiş olsaydık, bugün Telafer bölgesi PKK’nın cirit attığı yerlerden birisi olmazdı ve Suriye ve Irak PKK’sı arasında önemli bir engel bölge kurulurdu. Fetöcülerin de içinde olduğu Daiş Terör Örgütü projesi de daha başlamadan bitirilirdi.

Gelelim Suriye bölümüne;

AlBab ve Afrin Operasyonları tarihe geçecek kadar çok ve çok önemli adımlar. Türkmen bölgelerinin bulunduğu AlBab’a öncelik verilmesi iyi bir stratejiydi. İkincisi, onlarca yıldır Amanos dağlarını İskenderun ve Hatay üzerinden Türkiye’ye sızmak için kullanan PKK ve TİKKO Terör Örgütleri’ne darbe vurmak için Afrin Operasyonu yine akıllıca planlanmış bir harekat oldu.

Fırat’ın doğusuna gelince, burada istediğimize tam olarak ulaşamadık. Bunun gerçek nedeni aslında ABD ile Rusya arasında Obama’nın son günlerinde yapılan Suriye paylaşımıydı. Şu andaki statiko ve Daiş Projesi bu görüşmelerde kararlaştırılmış ve bu iki ülke tarafından bölgedeki askeri hedefleri için birer gerekçe olacak devreye sokulmuştu. (Daiş Projesi konusunda Türkiye’deki ilk önemli çalışmayı yine bir Kitap halinde yayımlamıştım)

ABD’nin Fırat’ın doğusunda sınırımızdan aşağı itilmesi Türkiye’nin büyük bir başarısıydı. Fakat burada da yine ABD ile Rusya’nın oyununa geldik diyebiliriz. Aynul Arap ve Haseki bölgesi adeta ABD’den alınıp Rusya ve Essed’e ikram edilmiş oldu. TelAbyad ve RasulAyn’a karşı bu iki bölgenin rejime bırakılmasını bir pazarlık olarak kabul etmek de mümkündür. Ancak ABD, bizi Rusya ile karşı karşıya getireceğini düşünerek sınırdan çekilmeyi kabul etmişti. Şimdi ise TelTamr’ın ötesi artık ABD’nin hakimiyet alanı olmuş durumda, Ruslar Haseki bölgesine giderken ABD devriyelerini görünce yollarını değiştiriyor. IDLIB’I ACIMASIZCA BOMBALAYAN RUSYA, FIRAT’IN DOĞUSUNDA HİÇBİR ÇATIŞMAYA GİRMEDİ. Çünkü, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Obama döneminde Suriye zaten bu iki ülke arasında egemenlik alanlarına ayrılmıştı.

Bu süreçte yaptığımız belki de en önemli hatalardan birisi Süleyman Şah türbesini bulunduğu yerden yukarı taşımamız oldu. Şimdi gösterdiğimiz kararlılık orada gösterilebilir ve Türk Askeri oraya anında konuşlandırılabilirdi.

AlBab’ın altındaki en önemli sorunumuz Menbiç ve TelRifat bölgesi. Burası PKK’nın hala etkin olduğu iki alan. Şimdi Essed rejimi ile birlikte kardeşçe yaşıyorlar. Şimdi dost olarak gördüğümüz Rusya, Türkiye’nin Menbiç hamlesini görünce ABD ile anlaşarak hemen askeri noktalar kurarak buraya girişimize engel oldu. Halbuki, Türkiye’nin kararlılığı olmasaydı, ABD Menbiç’ten çıkmazdı. Çünkü Suriye’nin en önemli barajı Rakka ve Fırat suyunun kontrolü ile kuzeyin elektriğini sağlayan Tişrin barajları bu bölgede ABD kontrolündeydi.

Son olarak Idlib meselesine gelince yine doğruları konuşmak gerek: Türkiye’nin çabasıyla yapılan Soçi Mutabakatı büyük bir başarıydı. Gözlem Noktaları oluşturarak Idlib’i çevreleyen bir Silahsız Alan kurulması çok iyi düşünülmüş bir stratejiydi.

Türk Devleti, Daiş Projesi’nin amacını görünce örgüte katılmış Türk gençlerini hemen geri çekmesini iyi zamanladı. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Fetöcülerin içinde olduğu bu projeye en az savaşçı gönderen ülkelerden birisi Türkiye idi. Ancak Rusya ve Batı öyle bir propaganda yaptı ve hala yapmaktadır ki, sanki Daiş Projesi’ni Türkiye devleti kurmuş ve yönetmişti. Bildiğiniz gibi Daiş Terör Örgütü’ne karşı en büyük mücadeleyi Türkiye yaptı ve bizim AlBab Operasyonu sürecinde ABD, bütün Daiş militanlarını Türk Ordusunun üzerine salmıştı.

Türkiye’nin içine sokulduğu bir başka önemli hata ise Nusra veya şimdiki adıyla Heyetu’t Tahriru’ş Şam konusundaki propaganda. Esasen Şam’da ilk gerçekleştirilen askeri girişimde, Nusra ve ABD Essed’i devirecekler ve Hasan Türkmani başta olmak üzere Kabine içindeki bazı kişilerle Suriye’de yeni hükümet kuracaklardı. Türkiye ve Suudi Arabistan bu dönemde aynı noktadaydı. Ancak İran, darbeyi haber aldı ve Rusların da yardımıyla Hasan Türkmani ve Savunma Bakanlığı ekibi darbe gecesi bütün bina bombalanarak infaz edildi, Essed kurtuldu. Bu tarihten sonra Essed, Rusya ve İran’a tamamen teslim oldu. (Bu darbeye ilişkin sitemizdeki makaleyi okuyabilirsiniz)

Golani liderliğindeki Nusra o yıllarda Batı için bir kahramandı ve hala da CIA ile irtibatları da sürüyor. 15 bin kişilik savaşçı grubuyla, 100 bin kişiye ulaşan Özgür Suriye Ordusu’ndan daha fazla etkiliydi. Alan genişledikçe askeri hakimiyet zorlaşır. Afrin, ElBab ve Fırat’ın Doğusu derken Idlib ister istemez Nusra’nın en güçlü alanı haline geldi. Ben bölge uzmanı olarak Nusra ve HTS’yi kesinlikle bir Terör Örgütü olarak görmediğimi açıkça ifade edebilirim. ABD ve Rusya’nın tanımlarıyla aynı tanımlarda buluşmak durumunda değiliz. Zaten Idlib’te Essed rejimine karşı savaşan çok fazla Suriyeli yok. Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu, diğer bölgelerin güvenliği yanında bir de bu bölgeyi korumakta yetersiz kalıyor. İşte bu yüzden Türk Silahlı Kuvvetleri Idlib’te risk ve sorumluluk alıyor.

Türkiye Nusra HTS, BM tarafından Terör Örgütü ilan edildikten hemen sonra bu örgütün feshedilmesi için çalışmalı veya en azından bu savaşın bir Din savaşına dönüştüğünü, mazlum insanları korumak için birçok Müslüman gencin bu bölgeye geldiğini savunmalıydı. Nusra’nın ana çekirdeğini oluşturan Çeçen Savaşçılar, eğer Çeçenistan’da savaşsalardı Batı için birer Özgürlük Savaşçısı ve Kahraman olacaklardı. Aynı şekilde, Türkistan İslam Partisi üyesi Uygur Gençler, Çin’de bir çatışmaya katılsalardı ABD ve Batı için yine Özgürlük Savaşçıları olacaktı. Bir avuç Uygur genci, M4 Otoyolunun Lazkiye çıkışındaki Kibeyne cephesini aylardır Rus saldırılarına karşı savundular. Ruslar her gün en az 4-5 hava saldırısı yapmasına, Essed rejimi en önemli mekanize birliklerini burada konuşlandırmasına rağmen bir adım içeriye giremediler. Buradan bir cephe açmak isteyen Ruslar sonunda M4 otoyolunu ele geçirmek için Idlib’in güneyinden ve doğusundan girmeye başladılar. 2019’un son aylarında başlayan bu strateji çerçevesinde Rusya’nın hedefi öncelikle Halep’i Şam ve Lazkiye’ye bağlayan M4 ve M5 otoyolunu ele geçirmekti.

Şimdi de son Moskova Zirvesini ele alalım:

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız duruma göre Rusya bu zirvede kendi amaçlarına ulaştı.

1. Şu andaki askeri duruma göre M5 Otoyolu zaten Rusya, İran ve Essed’in kontrolünde. Halen Muhaliflerin elinde olan Seraqib’ten Lazkiye’ye giden M4 ise, son Moskova görüşmesine göre açılacak. İki yanında oluşturulacak 6 km derinliğindeki güvenli alandaki Muhalifler (ve Uygur Savaşçılar) bölgeden ayrılacak.

2. Rusya’nın son günlerdeki en önemli ısrarı, mevcut alan hakimiyeti üzerinden görüşmeler yapmaktı. Nitekim öyle oldu. Herkes aldığı yerleri elinde tutacak. Giden alanlar gitmiş oldu.

3. HTS, Rusya’nın saldırıları için en önemli gerekçe. Çünkü Örgüt içinde çok sayıda Çerkez ve Çeçen savaşçılar var. Bunlar, zaten Rus Askeri İstihbaratı ve Kadirov’un (oyununa gelerek) Ermenistan, İran, Irak üzerinden açtığı kontrollü koridordan bölgeye gelmişlerdi. Şimdi, aynen Batı ülkelerindeki radikal Daiş unsurları gibi burada öldürülerek tasfiye edilmek isteniyor. Tekrar ifade ediyorum, HTS, PKK veya Daiş Terör Örgütleri gibi baş kesen, sivil öldüren, çocuk, kadın demeden katleden bir örgüt gibi hareket etmedi. PKK’yı bir Terör Örgütü gibi görmeyip bölgede yakın işbirliği yapan Rusya ve ABD tanımladı diye, aynı tanıma katılmak durumunda değiliz.

Moskova Görüşmeleri’nden ilk anda çıkardığımız ilk 3 önemli sonuç bu. Eğer TelRifat, Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki PKK alanı ve varlığına ilişkin örtülü bir söz almamış isek ben alınan sonucu yetersiz görüyorum. M5 ve M4 tavizlerine karşı, en azından TelRifat ve Menbiç bölgesinin yarısı ile Lazkiye’nin kuzeyindeki Türkmen bölgesi Bayır Bucak pazarlık konusu yapılmalı ve bütün sınırlarımız güven altına alınmalıydı. Öcalan’ın tatil yaptığı Rasu’l Basit ve Zeytinlikler bölgesine Türkmenlerin geri dönüşü sağlanmalıydı.

Ben Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu zirveden memnun ayrılmadığı düşüncesindeyim. Idlib’te ilk TSK Gözlem Noktası aşıldığında bugünkü tavır gösterilmeliydi. Benim Gördüğüm, Sayın Cumhurbaşkanı kötü gidişi ancak bu şekilde durdurabildi.

Bunun temel nedeni aslında nedir bunu da söyleyeyim. Çünkü Bilim Adamı ve Uzmanların görevi, öngörülerini açık ve net olarak ortaya koymaktır. Herhangi bir göreve ehil olmayan birini getirirseniz önce sizi helak eder. Daha fazla söze gerek yok. Sayın Erdoğan’ın önümüzdeki süreçte özellikle Askeri kurumlar, Üniversiteler, Milli Savunma Üniversitesi, Sivil ve Askeri Danışmanlar ve Stratejistler konusunda yenilik yapması gerektiğini düşünüyorum. En azından farklı bakış açıları ve görüşler de duyulsun, değerlendirilsin.

Daha iyisi olur muydu? Elbette, Türkiye’nin çok güçlü ve yeterli bir kadrosu var. Sağcı Solcu, Dindar demeden iyi bir ekiple Türkiye çok şey başarabilir. Televizyonlara bakıyorum, üzüntümden birçoğunu kapatıyorum. Şu anda sıkıntılı olduğumuz bölge ile ilgili Uzman geçinenlerin neredeyse çoğunluğu ne bölgenin dilini, ne coğrafyasını ne de insanını tanımıyor bile.

Ülkemizin geleceği için böyle bir özeleştiriye ihtiyacımız vardı, beni mazur görün.

Paylaş / Share