Düşünce Virüsü Kontrol Edilemez!

Dünya olarak, bugünkü yaşadıklarımız dünkü hatalarımızın bir sonucu. Bugünkü hatalarımız da yarın yaşayacaklarımızın bir habercisi.

Bir insanın ömrüne sığabilecek bir zaman diliminde iki büyük dünya savaşı yaşandı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti, milyonlarcası sakat ve çaresiz kaldı. Savaşlardan dersler alınmadı. Büyük devletler soğuk savaş döneminde de çatışmayı sürdürdüler. Terör örgütleri, gizli operasyonlar, dinler ve ideolojiler, güçlü ülkelerin birer savaş aracı oldular.

Bundan 30 yıl önce bile dünya insanları birbirinden habersizdi. Büyük ülkelerin, dünyanın bir başka köşesinde ne yaptığı, ilişkileri ve anlaşmaları bilinmezdi. Bugün ise, dünyanın en uzak köşesinde ne olursa anında duyuluyor ve görülüyor. Devletlerin gizli ilişkileri bile deşifre ediliyor. İnsanlar inançları ve ideolojilerine göre hemen bir taraf belirliyor ve tavır alıyor.

Bir topluma biyolojik bir virüs bulaşırsa, o bölgeyi karantinaya alıp yayılması önlenebilir. İdeolojik düşünceler de bir virüs gibi bulaşır, ancak ne kontrol altına alınabilir ne de yayılması önlenebilir. Bunun en canlı örneğini bugün yaşıyoruz. Dün Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan El Kaide, bugün ise İran, Irak ve Suriye Şii ittifakına karşı kurulan Irak Şam İslam Devleti örgütleri kendi bölgeleri ile sınırlı kalmadılar. İslam Devleti düşüncesi, sadece İslam topraklarına değil, Avrupa’dan Amerika’ya kadar bütün dünya ülkelerine yayıldı.

Günümüz İslam toplumlarının, Batı ve Dünya ülkelerini de etkileyen üç büyük sorunu var:

  1. Siyasal ve Radikal İslamcılık,
  2. Müslüman Yahudi Düşmanlığı,
  3. Sünni Şii Çatışması,

 Siyasal ve Radikal İslamcılık, İslam dinini sadece bir inanç ve ahlak sistemi olarak değil aynı zamanda siyasi, hukuki ve ekonomik bir düzen olarak da algılıyor. Bu yüzden, ya modern yöntemleri tamamen dışlıyor, ya da tarihsel hükümlerle çağdaşlık arasında bocalayıp duruyor. Siyasi, hukuki ve ekonomik sorunları çözmede çaresizlikler yaşıyor. Radikal İslamcılık, tarihsel inançlarını korumak için yüksek duvarlar örüyor ve tavizsiz sınırlar çiziyor. Bir yandan sadece inanç temeline dayanan kaleler kurarken, bir yandan da bu kalelerin dışında yeni fetih alanları belirliyor.

Müslüman ve Yahudi Düşmanlığı, belki de Ortadoğu toplumlarının en trajik açmazı. Müslümanlık ve Musevilik, inançları, gelenekleri, kıyafet ve ibadet anlayışları, kadına ve aileye bakışları ve dinsel temelleri açısından birbirine en yakın iki Din Anlayışı. Bununla birlikte özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Müslüman Yahudi Düşmanlığı, iki toplumu da birbirine ölümüne düşman haline getirdi. Yüzyıllar boyunca Avrupa ülkelerinde dışlanan ve neredeyse üçüncü sınıf insan muamelesi gören Yahudiler, anayurtları Filistin’de huzur bulacaklarını düşündüler. Burada Amca çocukları Arap toplumu ile barış kuramadılar. Batı ülkelerinin bir kısmı Yahudileri, bir kısmı Arapları destekledi ve Hıristiyan Müslüman Çatışması unutuldu ve yerine Yahudi Müslüman Çatışması başladı. Ortadoğu toplumları savaşırken, güçlü ülkeler gelişmelerini sürdürdüler.

Sünni Şii Çatışması, Müslümanlar arasında tarihsel sebepleri olan eski bir anlaşmazlıktı. Bununla birlikte 2000 yıllarına kadar Sünniler ile Şiiler arasında büyük çapta çatışmalar olmadı. Aynı ülkede, aynı mahallede ve hatta aynı aile içinde bile sorunsuz olarak yaşadılar. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını takiben ortaya çıkan Yeni Dünya düzeninde, İran, Irak, Suriye ve Yemen Şii toplumları Rusya’nın etkinlik alanına girdi. Afganistan ve Irak işgalleri başarısızlıkla sonuçlanan ABD, yakın müttefikleri İngiltere, İsrail ve Suudi Arabistan ile Şii tehdidine karşı Sünni bir güç oluşturma yoluna gitti. Sünni ve Şii kentlerinde ardı arkası kesilmeyen bombalı eylemler, Sünni ve Şii toplumlarını birbirinden ayırdı. Sünni ve Şii ayrılığı büyük silahlı çatışmalara dönüştü.

Esasen genel olarak bakılırsa, Siyasal ve Radikal İslamcılık, Müslüman ve Yahudi Düşmanlığı ile Sünni ve Şii Çatışması gibi bütün sorunların arkasında bazı güçlü ülkelerin siyasal ve ekonomik çıkarları yatıyor. İslam toplumunun genel olarak eğitimsiz ve tutucu olduğu bir gerçek. Bununla birlikte, Müslümanlar farklı inanç grupları ve mezhepler halinde bu topraklarda yüzyıllardır barış içerisinde yaşadılar. Ne zaman ki petrol ve yeraltı zenginlikleri ortaya çıktı, o zaman da ayrılıklar anlaşmazlıklara ve düşmanlıklara devşirildi.

Hangi din veya mezhepten olursa olsun bu bölgenin insanları birlikte yaşama kültürünü iyi biliyor. İslam ülkelerinin başkentlerinde veya Kudüs’te, Kilise, Havra ve Camiler neredeyse yan yana inşa edilmişler. Hepsi adeta birer barış ve sanat eseri gibi kentlerimizi süslüyor. Çatışma ve savaş için en son sebebin Din olması gerekir.

İnançlar zorla dayatılmaz. Savaşarak veya öldürerek de karşı inançlar silinmez. Bir düşünce sınırlı ve örgütlü bir yapıyı silahlı mücadeleye sürüklüyorsa bu bir terörizmdir. Teröristlere karşı ancak Güvenlik Güçleri ile mücadele edilebilir. Bununla birlikte, bir inanç bütün topluma yayılmış ve taban bulmuşsa o artık silahla ve savaşla önlenemez. Bütün bir toplum terörist olmaz. Ortaya çıkan olumsuzluklar ve yanlışların geçmişe dayanan sosyolojik ve psikolojik sebepleri vardır. Bu noktada artık silahı bırakıp, eğitimle, bilimle ve akıl ile mücadele etmek gerekir.

Aksi halde bu dünyada sadece birbirimizi yok ederiz.