Dindarlık ve İnkarcılık!

Türk Milli Eğitim Şurasından çıkan bazı tavsiyeler çoğumuzu hayrete ve endişeye sevketti. Aslında bu tavsiyeler, son 30 yıldır gelişmeleri yakından izleyen uzmanlar için pek şaşırtıcı değil. Bugün radikal görülen bazı tavsiyelerin, ileride ortaya çıkabilecek radikal talepler yanında masum kalacağını söylemek yanlış olmayacak.

Liselere Osmanlıca derslerinin zorunlu kılınması ve İlkokul birinci sınıflarına Din Dersleri konulması gibi tavsiyeler toplumun geniş bir kesiminde destek bulabilir.  Çünkü Türkiye’deki İslam toplumunun son on yılda geldiği noktayı objektif olarak anlamak pek mümkün değil.

Dindarlar, içinde bulundukları dinsel ortamı hiçbir zaman yeterli bulmazlar. Sadece dinsel kurallarla yaşayanlar, dini, hayatın bütün alanlarına yaymayı bir amaç ve ibadet olarak algılar. Ahlaki çerçevenin dışına çıkan din kurallarının aileyi, mahalleyi, kenti, devleti ve hatta dünyayı ıslah etmesi Dindarın temel gayesi haline gelir. Dinsel düşünce siyaseti, ekonomiyi ve hukuku da şekillendirmek için mücadele eder. Dindar için modernizm, yozlaşma ve geçmişi inkâr anlamına gelir. Bu yüzden geleneğe sımsıkı sarılmak dindarlık göstergesidir. Dinsel alandaki yeni düşünceler korku yaratır ve küfürle suçlanarak, dışlanır. Dindarlar bu şekilde inançlarını koruduklarını varsayar. Sadece kendi düşünceleri ve yaşama biçimlerinin doğruluğuna inanır. Bu şekilde kurulan koruma duvarları içerisinde huzur ve mutluluk içinde yaşar. Dışarıdan gelecek saldırılara karşı gettolaşır ve cemaatleşir. Allah ve Din için mal ve can ile yapılan her tür fedakârlık kutsal kabul edilir.

Dindarların korumacılık ve kutsallık tavırlarının bir benzeri de karşı cephededir. Dindarlığı ve dindarlık göstergelerini yaşam biçimlerine karşı bir tehdit olarak algılayanların da yüksek koruma duvarları vardır. Onlar da kendi düşünce ve yaşama biçimlerinin kesin doğruluğuna inanır. Karşı inanç ve görüşlere tahammülsüzlük gösterir ve koşulsuz inkâr yoluna gider. Dindarlığın topluma egemen olması durumunda bu tavır korkuya, nefrete ve kutsal değerleri tümden dışlamaya kadar gider.

Dindarlığın yükseldiği toplumlarda örtülü bir şekilde –ateizm değil- dinsizlik duygusu da yükselir. Kesin İnançlılık veya İnkârcılık, her iki cephede de radikalizme yol açar. Bir zamanlar üniversitelerdeki modern başörtülerine gösterilen tahammülsüzlüğün, yıllar içinde karşı tepkileri beslemediğini söylemek yanlış olur.

Aslında temel sorun Dinin varlığı değil, anlaşılma biçimi ve kapsama alanıdır. Din Anlayışı, bireysel sınırlardan toplumsal sınırlara taştığı zaman çatışma başlar. Hangi Din anlayışının EnDoğru olduğunu belirleyecek bir Yargı birimi yoktur. Bu sebeple, İslam kültüründe 72 fırkanın yanlış, 1 fırkanın doğru yolda olduğuna ilişkin inançlar ortaya çıkmıştır. Herkes kendini kurtuluşa eren Fırka olarak kabul eder. Her birey kendi Din anlayışının doğruluğunu gösteren delillere ve yargılara sahiptir. Çatışmanın ortaya çıktığı yerde, yani toplumsal alanda, kuralların dayanacağı temeller, tartışmadan uzak olmalıdır. Din ve kültür farklılıklarının ötesinde bir toplumu ayakta tutan Akıl ve Bilim’dir.

Günümüzün en büyük problemi, İnanç ve Duygunun Akıl ve Bilime egemen olmasıdır. Dindarlığın korkusu olan Modernizm aslında sınırsızlık ve yozlaşma değil güncelleşmedir. Hayatın sınırlarını belirleyen bütün kurallar gibi Dinsel kurallar da Güncelleşmek zorundadır. Peygamberler ve İlahi Kitaplar, çağlarına uygun olarak güncel olarak gelmişlerdir. Ahlaki temel aynı olmakla birlikte dil ve uygulamalar çağa ve topluma göre değişmiştir. Buna karşılık, Sözlü Kültür dönemine ait Peygamber ve İlahi Kitaplar, Yazılı Kültür dönemiyle birlikte sona erince Dindarlar da o çağdan ileriye geçememişlerdir. Nitekim Afganistan ve Ortadoğu’ya egemen olan Dindarlık örnekleri hep bu korunmuş ilkel Din Anlayışıdır. Ülkemizdeki dindarlığın –görüntüsü modern olmakla birlikte- fikri zeminleri de aynıdır. Din bilimlerinin özgürce öğrenilmesi gereken İlahiyat Fakülteleri bile, ancak en radikal fikirlerin ve selefi düşüncelerin konuşulabildiği mekânlar olmuştur. Sadece toplum tabanına değil, bilim kurumlarına kadar yaygınlaşmış bu anlayışın, parlak bir gelecek üretmesi oldukça zordur. Dindarlık, okullarda Mescitler açarak dine hizmet ettiğini düşünebilir, Korumacılık ilkokullarda bile kız ve erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda okumasını, küçük yaşta örtünmesini savunabilir.

Bu tartışmaları ve çatışmaları bitirecek olanlar Akıl ve Bilim sahipleridir. Toplum, akıl ve bilim sahiplerini desteklerse objektif çözümler çıkabilir. Bireysel dindarlık ve inançlar sahneye çıkarsa, kimse üstünlük sağlamaz ve sadece çatışma ve kaos artar. Bilim Adamı Dindar olmaz, Aklı rehber kabul ederek inançları da sorgular ve doğruyu araştırır. Dindarlık akıl ve bilimin önünde olursa, Fen bilimlerinde Profesör de olsa, Peygamberin Ayı böldüğüne inanır, sorunların çözülmesi için Mehdi veya Mesih bekler.

Hâlbuki İslam’ın temel kaynağı Kuran, her konuda Aklın rehberliğini tavsiye etmiş ve ona Huccetullahil Baliga, yani Allah’ın En Büyük Delili ismini vermiştir. İslam Medeniyetinin zirve dönemi, Kuran Felsefesi ile Evrensel Felsefenin buluştuğu dönemdir. Dünyayı da etkileyen İbni Sina, Farabi, İbni Rüşd gibi Müslüman düşünürlerin temel hareket noktaları Akıl ve Bilim olmuştur.

Paylaş / Share