Din Tüccarlığı ve Siyaset!

Müslümanların tarih boyunca kurtulamadığı hastalıklardan belki de en önemlisi Dinin Ticaret ve Siyaset amacıyla kullanılması olmuştur. Dinin gerçek amaçlarının anlatılmasında ve yayılmasında Din ve Eğitim kurumlarının önemli bir rolü olmakla birlikte, tarihin en hassas dönemlerinde görevlerini yerine getirmemişlerdir. Din ve Eğitim kurumları Siyaset tarafından kontrol edilmiş ve yönetilmiş, Din ve Eğitim Kurumlarının mensupları da makam ve menfaat için Siyaset kurumlarının yanlışları karşısında sessiz kalmışlardır.

Nitekim Atatürk’ün İslam tarihinde ilk kez gerçekleştirdiği reformlar karşısında birkaç bilim adamı dışında Dinsel çevrelerin sessizliği devam etmişti. Saltanat ve Hilafet kaldırılırken, Hutbeler Türkçeleştirilip, Kuran ve Hadis çevirileri yapılırken, Tekke ve Türbe cehaletlerine son verilirken Seyyid Bey, İsmail Hakkı İzmirli ve Mehmed Akif gibi sayılı bilim adamı dışındaki Dini çevrelerden herhangi bir destek gelmemişti.

“Tarih tekerrürden ibarettir” denilir, gerçekten de öyledir. Bugünlerde yaşadığımız sıkıntılar geçmişte de yaşandı ve bunlardan önemli bir örneği burada aktarmak istiyorum.

Atatürk’ten kısa bir süre önce yine İngiliz emperyalizmine karşı mücadele eden Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh da İslam dünyasının aydınlanması için büyük mücadele vermişlerdi. Mehmed Akif Ersoy, Afgani ve Abduh’un hayranıydı ve onlara ait bazı yazıları Türkçeye çevirerek Sıratı Mustakim dergisinde yayınlamıştı.

Afgani ve Abduh, Batı emperyalizmine karşı mücadele ettikleri için İngiliz hâkimiyetindeki Mısır’dan çıkarılmışlardı. Paris’e giden bu iki bilim adamı Urvetul Vuska adıyla bir dergi çıkardılar. Fakat İngilizler bu derginin İslam ülkelerine girmesini yasakladı. Dergiye göre İslam dünyasının üç önemli hastalığı vardı: 1. Müstebid (Zalim) hükümdarlar, 2. Keyfine göre hareket eden önderler, 3. Cahil mürşitler ve bilgisiz hocalar.

Muhammed Abduh, Türk asıllıydı. Avrupa’da yaşama imkânı bulamayınca bir Osmanlı vilayeti olan Beyrut’a geldi ve buradaki Sultaniye mektebinde dersler verdi. Bir ara, Sultan Abdulhamid tarafından Saray’a davet edilip, görüşlerine başvuruldu. Abduh, Arap dünyasındaki cehalet sebebiyle Kahire’de bulunan El Ezher’in ıslah edilmesini istiyordu. Dönemin Arap Şairi Hasan Hicazi, Ezher’in durumunu şöyle özetliyordu:

“Bir taş parçası gibi; ağırlık, kuruluk, donukluk yuvası! Kocaman sarıklar ve yanları geniş cübbelerle ululuk taslarlar. Koltuklarının altında 40 çeşit kitap forması! Yük çeken hayvanlar arasında elbise giymiş kurtlar. Namaz kılar, oruç tutarlar; gündüzleri saim, geceleri kaimdirler! Fakat kalpleri bunların hepsinden uzak ve habersiz!”

Muhammed Abduh bilim adamı olarak hep doğruları söyledi ve bu yüzden vatanı Mısır’da rahatça yaşayamadı. Siyasetten o kadar nefret etti ki, “Euzu billahi min es siyaseti…” diye başlayan çok meşhur “Siyasetten Sığınma” duasını yazarak şunları söyledi:

“Siyasetten, siyasetin lafzından, siyasetin manasından, siyaset kelimesinin telaffuz edilen her türevinden, siyaset sebebiyle hatıra gelebilecek her türlü hayalden, siyaset yapmaktan ve yapıyor olmaktan, siyaset yapandan ve yapılan yerden Allah’a sığınırım…”

Abduh, zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişmesi gerektiğini savundu ve “Bulunduğumuz asır, bir mezhep üzerine saplanıp kalacak zaman değildir” diye söyledi. Müslümanlar arasındaki ayrılıklar, cehaletler ve düşmanlıklarla mücadele etti. Ahmed Hamdi Akseki de, Abduh ekolünden etkilenmiş ve Onun talebesi Reşid Rıza’nın bazı yazılarını Sebilurreşad dergisinde yayınlamıştı. Bu yazılar daha sonra “Mezheplerin Birleştirilmesi ve İslamın Bir Noktada Toplanması” adıyla bir kitap halinde basıldı. Abduh, Müslümanların kurtuluşu için Türklere büyük umut bağlamıştı.

Ancak, Atatürk ve Cumhuriyet dönemindeki Aydınlanma çalışmalarına rağmen Mezhep anlayışı bir yana, aynı mezhep içerisinde tarikatlar, her tarikatın içerisinde bir de cemaatler ortaya çıktı ve Müslümanlar paramparça oldular. İlahiyatçıların büyük çoğunluğu bu gelişmeleri sadece seyrettiler ve birçoğu da tarikatlarda, cemaatlerde ve televizyon sohbetlerinde başköşelere yerleştiler. Müslümanlar birbirine kin ve nefretle saldırırken, onlar ayakları yere basmayan hikâyeler, efsaneler ve tasavvufi yorumlarla hem kendilerini hem de Müslümanları avutup durdular, nefislerini yüceltmekten büyük keyif aldılar.

Müslümanlar aydınlanma ve modernleşme yerine, Ortaçağ anlayışını bile geride bırakan zihniyetlere, baş kesenlere, insanlığı İslam’dan nefret ettiren söylemlere meyleder oldular. Nitekim Siyaset yüzünden ilk 4 halifenin üçü cinayete kurban gitmiş, yüzyıllar boyunca mezhep kavgalarında yüzbinlerce Müslüman öldürülmüştü. Bugün de aynı zihniyet devam edip gidiyor. Siyaset yüzünden milyonlarca Müslüman iç savaşlarda ve karşılıklı saflarda birbirlerini öldürüyor.

Siyaset sahnesinde din ve kutsal değerler ile yarışılmaz. Hiç kimse ne bir Dinin ne de Allah’ın seçilmiş temsilcisi değildir. Siyaset yarışı, dürüstlük, ahlak, çalışkanlık, bilgi, eğitim ve projelerle olur.

Paylaş / Share
  •  
  •  
  •  
  •  
  •