Bölgesel Güvenlik, Terörizm ve Uyuşturucuyla Mücadele

(23-25 Ekim 2014 tarihinden TASAM öncülüğündeki birçok kuruluş tarafından Van’da düzenlenen uluslararası “I. Türkiye İran Forumu” vesilesiyle yapılan konuşma metni)

Türkiye ile İran arasında geleceğe dönük güzel işbirliği alanlarının konuşulacağı bu forumda, güvenlik, terörizm ve uyuşturucuyla mücadele gibi sevimsiz bir konuya değineceğim için üzgünüm. Ancak, iki dost ülkeyi de aynı derecede ilgilendiren bu meseleleri konuşmadan geçmek de büyük eksiklik olacaktı. Ayrıca, ticaret ve turizm gibi diğer ikili ilişkilerin daha sağlam temellere oturabilmesi için de bunlara da kısaca değinmemiz gerekiyor. Bu yüzden, ülkelerimizdeki ve bölgemizdeki hassas dengeleri de dikkate alarak, konunun çok ayrıntılı detaylarına girmeden, genel ve önemli başlıklar üzerinde durmak istiyorum.

Hepimizin bildiği gibi Emperyalist ülkelerin en önemli hedefi tarih boyunca hep Ortadoğu olmuştu. Türkiye ve İran, Batılı ülkeler ile Asya arasındaki en önemli ve en kısa karasal geçiş yolundaydı. Adeta Türkiye Batıya, İran Doğuya hâkim bir kapı gibiydiler. Kuzey’de Rusya gibi bir ülkenin bulunması, Batılı ülkeleri Türkiye ve İran üzerinden Hindistan ve Asya zenginliklerine ulaşma hedefine yöneltti. İngiltere, deniz yoluyla sömürgeleştirdiği Hindistan’ı karasal olarak da güvence altına almak istiyordu. Almanya ise Berlin’den Bombay’a uzanan karasal ticaret yolunu ele geçirmeyi en önemli stratejik hedefi olarak kabul etmişti. Bu yüzden, Osmanlı ve İran toprakları yüzyıllardır bütün Emperyalist ülkelerin siyasi ve askeri saldırılarına maruz kaldı.

Sanayileşme ve 1850’li yıllardan sonra petrolün bulunması, Batılı ve Doğulu büyük ülkelerin bölgeye hâkim olma iştahını biraz daha kabarttı. Çünkü bu yıllarda, ABD dışında dünyanın en büyük petrol bölgeleri Osmanlı ve İran sınırları içerisindeydi. Batılı büyük petrol şirketleri 1900’lü yılların başından itibaren, İran’da bulunan petrol bölgelerinin imtiyazlarını birer birer ele geçirdiler. Osmanlı’da ise durum biraz daha karmaşıktı. (Harita 1: İslam Dünyası İşgal Haritası)

Almanlar, Osmanlı toprakları üzerindeki petrol bölgelerini ele geçirmek için ortaklık yolunu tercih ettiler ve Berlin Bağdat Demiryolu ile bölgesel zenginlikleri Avrupa’ya taşımanın yollarını aradılar. Birinci Dünya Savaşı’nda ise Almanya ile Osmanlı Devleti aynı cephede yer aldılar. Buna karşılık İngiltere askeri ve siyasi işgal yoluna başvurdu. Bir yandan, Osmanlı topraklarında bulunan Arapları ve azınlıkları isyanlara hazırlarken, bir yandan da bu bölgeleri askeri olarak işgal etmeyi hedefledi. Nitekim İngilizler 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri zaman, bütün İslam dünyası toprakları neredeyse tamamen emperyalist ülkelerin hâkimiyeti altına girmişti.

İngilizler, Ortadoğu petrol alanlarına hâkim olabilmek için üç büyük siyasi proje geliştirmişlerdi. Günümüzde hala devam eden bu siyasi projeler: Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan ve Büyük İsrail projeleriydi. Bu hedefler Türkleri olduğu kadar İranlıları da birinci derecede ilgilendiren konulardı. (Harita 2: Üç Büyük Tehdit Haritası)

Büyük İsrail projesinin temelini oluşturan, Ortadoğu’da bir Yahudi Devleti kurma düşüncesi diğer iki projeye göre daha kolay oldu. Çünkü bu projenin insan kaynakları, bölgeden ziyade Avrupa’daydı. Bu konunun bir başka ilginç yanı, Avrupa’da yaşayan Yahudiler bütün Batılı ülkeler için ikinci, hatta üçüncü sınıf insan durumundaydılar. Avrupalılar, Yahudilerden nefret ediyor ve bir an önce bu topluluktan kurtulmanın da yollarını arıyorlardı. Bu yüzden, Yahudi Devleti düşüncesi doğrudan ve dolaylı olarak bütün Avrupa ülkeleri tarafından hararetle desteklendi.

1890’lı yıllardan sonra hızlanan Siyasi Siyonizm idealinin liderliğini, Avusturya Almanya kökenli Theodor Herzl yapıyordu. Yahudiler Filistin’e dönmek için önce Osmanlı Sultanı’nın kapısını çaldılar. Herzl, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid ile yaptığı görüşmelerde –Osmanlı borçlarını temizleme karşılığında- Filistin’de Yahudiler için yurt verilmesi talebinde bulundu. Abdülhamid bu isteği geri çevirdiği gibi, Filistin’de bulunan stratejik bölgelere ve özellikle Golan Tepelerine Türkmen aşiretlerini iskân ettirmişti. 17 civarındaki Golan tepelerinin 16 tanesinde Türkmen aşiretleri bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nden bir sonuç alamayan Yahudilerin bir kısmı Filistin’e gelmekten vazgeçmişler ve hatta yerleşmek için Uganda’dan topraklar almışlardı. Ancak İngilizler Yahudileri yeniden toparladı ve Filistin’e dönmeleri konusunda ikna etti.

İngilizlerin 1917’de Filistin’i işgal etmeleri, Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerinin yolunu açtı. Osmanlı Devleti yıkılınca, Filistin’e dönüş hızlandı ve Yahudiler büyük gruplar halinde bölgeye yerleştiler. İngilizler, Atatürk’ün vefatına kadar Filistin’de Yahudilere önemli bir yerleşim merkezi vermemişlerdi. 1938 yılından sonra İngilizler, Filistin’de bir İsrail devletinin kurulması için bütün varlıklarını ortaya koydular ve İkinci Dünya Savaşı sonunda da hedeflerine ulaştılar.  İngilizlerin, biraz da Ruslar ile işbirliği içerisinde geliştirdikleri Büyük Ermenistan projesi amacına ulaşamadı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devletine karşı kışkırtılan Ermeni çeteleri, doğudaki Türk köylerini bastılar, toplu katliamlar yaptılar ve işgal orduları ile birlikte hareket ettiler. Buna karşılık Osmanlı Devleti de Tehcir Kararı almak zorunda kaldı ve Ermenileri başka bölgelere iskân ettirdi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Büyük Ermenistan hedefi sessizliğe gömüldü. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş döneminde, Türkiye’ye yönelik Ermeni çeteleri ve terörü yeniden hortladı ve sonraki yıllarda devam etti. Türkiye Cumhuriyeti, bugün hala bu sorunla uğraşmaya devam ediyor. Hâlbuki İngilizlerin siyasi hedefleri ortaya çıkıncaya kadar Osmanlı Devleti ile Ermeniler arasında hiçbir sorun yaşanmamış ve “Sadık Vatandaşlar” olarak devlet kademelerinde önemli görevler üstlenmişlerdi.

İngilizlerin, Ortadoğu hâkimiyeti için geliştirdikleri üçüncü önemli proje Büyük Kürdistan hedefiydi. Musul bölgesinde büyük petrol kaynakları keşfedilene kadar, Osmanlı Devleti içerisindeki Ermeniler gibi Kürtlerin de siyasi bir hedefleri ve isyanları olmamıştı. İngilizlerin İstanbul’u işgal yıllarında kurulan bazı dernekler bu konudaki ilk siyasi girişimler oldu. Bu tarihlerden sonra bölgede, İngilizler tarafından kışkırtılan birçok isyanlar oldu ve bunlar Atatürk’ün Musul bölgesini ele geçirme girişimini engelledi. Bununla birlikte, İngilizler ve Batılı petrol şirketleri Osmanlı devletinin son günlerinde Musul petrollerinin işletme haklarını çoktan elde etmişlerdi. İngilizler, bölgedeki birçok yerde Kürt aşiretlerini kendi çıkarları için kullanırken, bazı yerlerde de ihanet edip bombalamaktan geri durmamışlardı.

Emperyalist ülkelerin Ortadoğu’ya hâkim olma hedefleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında da devam etti. NATO ve Varşova blokları arasındaki soğuk savaş, Türkiye ve İran gibi bölge ülkelerini de derinden etkiledi. Ülkelerimizde, Batılı ve Doğulu emperyalist ülkelerin karıştıkları birçok siyasi operasyonlar yapıldı, ihtilaller desteklendi ve kargaşa ortamları yaratıldı. İran’daki 1979 İran İslam Devrimi ile Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesinin aynı dönemde gerçekleşmesi bir tesadüf değildi.

1980’li yıllardan itibaren Amerika Birleşik Devletleri, kendisi için büyük bir tehdit olarak gördüğü Şii ülkelere karşı Sünni grupları desteklemeye başladı. ABD, bir yandan Afganistan’daki Rus işgalini kırmak, bir yandan da İran’a karşı mücadele etmek için İslam dünyasındaki Sünni Radikal İslamcı grupların eğitimine, gelişmesine ve örgütlenmesine büyük çaba harcadı. Bu ilk yıllarda, ciddi bir Sünni Şii Çatışması görülmedi. Bu konuda, Türkiye’nin mezhep ayrımına karşı olan tutumu ile birlikte İran’da Ayetullah Humeyni’nin Sünni İslam düşüncesi ile yakınlaşma çabaları ve içtihatları önemli bir rol oynadı.

Bununla birlikte emperyalist ülkeler İran’a karşı Irak’a büyük destek verdiler. İran İslam Devrimi’nden hemen sonra CIA ile Irak’ın ikinci adamı Saddam Hüseyin arasındaki görüşmeler hızlandı. Kahire’de yapılan 6 gizli görüşme sonunda, İran İslam Devriminden 6 ay sonra Saddam Hüseyin CIA’nın desteğiyle Irak’ta yönetime el koydu. Saddam işbaşına geldikten 6 ay sonra da İran’a karşı büyük bir savaş başlattı. 8 yıl süren savaş, milyonlarca Müslümanın hayatına, sakat kalmasına, çocukların yetim bırakılmasına sebep oldu. Büyük yıkımlara rağmen, İran – Irak Savaşı emperyalist ülkelerin istediği sonuçlara ulaşmadı.

1985’li yıllardan itibaren İsrail, ABD’nin bölgesel stratejilerinde daha büyük rol oynamaya başladı. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren ABD ve Batı ülkeleri ile birlikte İsrail’in en önemli stratejik hedefleri şunlardı:

  1. İsrail’in güvenliğine karşı tehdit oluşturan ülkeleri ve grupları pasifize etmek.
  2. Irak petrollerinin Akdeniz’e ulaştırılması için güvenli koridorlar oluşturmak. Irak’tan Akdeniz’e ulaşan mevcut petrol boru hatlarını işler hale getirmek. Batılı Petrol Şirketleri, bu amaçla Irak’tan Akdeniz’e ulaşan birçok boru hatları inşa etmişlerdi. Bunlar, Suriye’nin Lazkiye ve Tartus, Lübnan’ın Trablus ve Beyrut ve İsrail’in Hayfa limanlarından Akdeniz’e ulaşıyordu. Siyasal sebepler yüzünden bu boru hatları bugüne kadar kullanılamadı. (Harita 3: Petrol Boru Hatları Haritası)

1990’lı yıllarla birlikte, Türkiye ile İran arasındaki düşmanlığı artırmak ve Sünni – Şii çatışmalarını hızlandırmak için birçok açık ve gizli operasyonlar yapıldı. Türkiye ve İran tarafındaki İslam aydınlarının birleştirici yorumları ve iki ülkenin uzun yıllara dayanan dostluğu bu dönemin sıkıntısız atlatılmasını sağladı. Bununla birlikte, Doğulu ve Batılı emperyalist ülkelerin istihbarat örgütlerince organize edilen bazı gizli operasyonlar, hem Türkiye’nin hem de İran’ın çıkarlarına önemli darbeler vurdu.

Bu noktada kişisel önemli bir tespitimi buraya ilave etmek istiyorum. 1989’da iki Almanya’nın birleşmesini takiben, Almanların Ortadoğu’ya olan ilgisi yeniden alevlenmişti. 1990’lı yılları takiben Almanya, -ABD’nin ambargo kararlarına rağmen- İran ile ilişkilerini hızla geliştirdi ve İran sanayisinin ve bölgesel güvenlik teşkilatlarının gelişmesine çok önemli katkılarda bulundu. Ancak sonraki yıllarda Almanya, bu konudaki hassas bilgileri Batılı ülkeler ile paylaşarak İran’a önemli zararlar verdi. Aynı şekilde, İran’a karşı Irak’ın kimyasal silah varlığını artıran da önceki yıllarda yine Almanya olmuştu.

Türkiye olarak bizlerin de Almanya ile birçok dostluk girişimleri oldu. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti ile Almanya müttefikti. Almanya, Osmanlı Devleti’nden habersiz olarak Ortadoğu ve İran bölgesinde birçok siyasi ve askeri çalışmalar yaptı. Türkler, Almanya’nın askeri hataları yüzünden Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıktılar.   Son günlerde, Almanya’nın diğer Batılı ülkelerden çok daha önde ve büyük bir iştahla tekrar bölgede çalışmalar yaptığına şahit oluyoruz. Almanya’nın, bölgesel güvenlik politikalarımıza büyük zararlar verecek faaliyetlerinin çok hassasiyetle izlenmesi gerektiğine inanıyorum. Ve bunu burada özellikle zikretmenin faydalı olduğunu düşünüyorum.

Emperyalist ülkelerin, Türkiye ve İran’ı, Etnik ve Dinsel olarak parçalama gayretleri büyük bir hızla devam ediyor. Ülkelerimizdeki terör gruplarına açık veya gizli olarak önemli yardımlar yapılıyor ve yurt dışında ve özellikle Avrupa’da geniş örgütlenme imkânları sağlanıyor. ABD ve Batı ülkeleri, binlerce kilometre öteden en küçük terör gruplarını bile kendileri için tehdit olarak algılarken, Türkiye ve İran’a yönelik Etnik ve Dinsel terör gruplarını görmezden geliyor ve bir de Özgürlük Savaşçısı olarak niteliyorlar.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben Amerika Birleşik Devletleri, Asya ve Ortadoğu Enerji ve Petrol bölgelerini ele geçirmek için iki önemli işgal gerçekleştirdi. Kurgulanmış gerekçelere dayanan Afganistan ve Irak işgalleri başarısızlıkla sonuçlandı. ABD’nin Afganistan’daki hâkimiyeti Kabil ve çevresi ile sınırlı kalırken, Irak’taki etkinliği neredeyse tamamen kayboldu. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu’da yeni bir Egemenlik alanı kurmak için Batılı petrol şirketlerinin ve Arap petrol sermayesinin desteğiyle yeni stratejiler ve planlar sahneye koyuyor.

Tunus’tan başlayıp, Suriye ve İran’a kadar yönetimleri değiştirmesi umulan Arap Rüzgârı, Suriye’de tıkandı. Bu tıkanıklığı aşmak için yeniden Sünni – Şii Çatışmalarını artırılmaya çalışılıyor. Özellikle Doğulu ve Batılı istihbarat örgütlerince organize edilen bombalı eylemler ile Sünni ve Şii gruplar arasındaki düşmanlık körükleniyor. Büyük Ortadoğu hayali ile önemli destek verilen Sünni Müslüman ülkelerin ve grupların, Şii Müslüman ülkelerle ve gruplarla savaşması umuluyor.

Son zamanlarda ise, kuruluşunda ve ortaya çıkışında ABD, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle birlikte Rus Gizli Servisi’nin de önemli payı olduğuna inandığım Irak Suriye İslam Devleti Örgütü, bölgesel güvenliğimize yönelik yeni bir tehdit oldu.

Türkiye ve İran, onlarca yıldır süren bu kargaşa ve savaş ortamında ayakta kalan son iki ülke. Ülkelerimizin son derece hassas bu tarihsel dönemi yine hasarsız atlatacağına yürekten inanıyorum. Çünkü bizler, Sünni ve Şii Müslümanlar arasında gerçekte hiçbir sorunun olmadığını biliyoruz. Birbiriyle çağdaş ve arkadaş olan Ebu Hanife ile İmam Ebu Cafer’in takipçileri birbirine nasıl düşman olabilir. Neredeyse tamamen Hanefi fıkhına dayanan Caferiler, Sünnilere nasıl düşman olabilir. İran’da Kum’da, Suriye’de Şam’da, Türkiye’de İstanbul’da Sünni ve Şiiler olarak aynı camilerde namaz kılıyoruz. “Kâbe’ye yönelen hiç kimseye Kâfir denilmez” diyen İmam Şafii’nin takipçileri de, hangi mezhepten olursa olsun hiçbir Müslümana düşman gözüyle bakamaz.

Dolayısıyla, tamamen siyasal sebeplere dayanan Etnik ve Dinsel ayrılıkları yenebilmek için, Türkiye ve İran olarak elimizden geleni yapmalıyız. Bunu gerçekleştirebilme gücünü de önce hepimizin inandığı ve dayandığı İslam düşüncesinden almalıyız. İslam düşüncesinde, Allah’ın Varlığı dışında her şey tartışılmıştır. Farklı yollardan gidebilir, farklı inanabilir, farklı mezheplere tabi olabiliriz. Önemli olan büyük Müslümanlık çatısı altında, ülkelerimizin barışı, huzuru ve güvenliği için birbirimize inanmak ve destek olmak.

Bölge ülkeleri, bölgesel güvenlik politikalarını yine ve ancak kendileri çözebilir. Bölge ile ne sınırı, ne de kültürel ve dinsel bağı olmayan Emperyalist ülkelerin binlerce kilometre öteden gelerek bizlere aracılık yapması, anlaşmalarımızda taraf olması kabul edilemez bir durum. Bu yüzden Türkiye ve İran, bölgesel güvenlik politikalarında çok yakın ve samimi işbirliği yapmalı ve bölge insanlarını savaştan, ölümden, yoksulluktan uzak tutmalıdır.

Bildiğiniz gibi Uyuşturucu ile Mücadele konusu da ülkelerimizin çok önemli bir sorunu. Kısaca ifade etmek gerekirse, özellikle Afganistan’da üretilen uyuşturucuların bir bölümü İran ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmaktadır. Çünkü Afganistan’dan Avrupa’ya giden en geniş ve en kısa yol bu güzergâhtır. Birleşmiş Milletler raporlarında, Türkiye ve İran bu yüzden hep ön plana çıkmaktadır. Bu durum, İran ve Türkiye’nin uyuşturucu ticaretine göz yumduğunu veya bundan devletler olarak bir çıkar sağladığını göstermiyor. Tam aksine, İran ve Türkiye polis teşkilatları Uyuşturuyla Mücadele konusunda son derece başarılı çalışmalar yapıyorlar ve her yıl milyarlarca dolarlık kaçakçılığı önlüyorlar. (Harita 4: Asya Avrupa Uyuşturucu Güzergâhı Haritası)

Bununla birlikte, İran’ın Afganistan ve Pakistan sınırları ile Türkiye’nin İran ve Irak sınırları kontrol imkânı oldukça zor ve geniş coğrafi özellikler taşıyor. Özellikle Zahedan bölgesinden İran’a sokulan uyuşturucuların bazı Sünni gruplar ve Terör örgütleri tarafından Irak ve Türkiye sınırlarına taşındığını biliyoruz. Uyuşturucu ticaretinin bu terör gruplarını finanse ettiği ve silah alımında kullanıldığı da çok iyi biliniyor. İran ve Türkiye Polis Teşkilatları bu konuda çok iyi bir işbirliği yapıyorlar. Bu konudaki eğitim ve araştırma merkezleri arasında da zaman zaman önemli yardımlaşma çalışmaları gerçekleştiriliyor. (Harita 5: Uyuşturucu Potansiyeli Haritası)  Afganistan’dan Avrupa’ya uzanan Uyuşturucu güzergâhında, Türkiye ve İran’ın biraz da siyasal sebeplerle çok dile getirildiğini düşünüyoruz. Çünkü kuzeydeki RusyaUkrayna güzergâhı ile güneydeki IrakSuriyeKıbrıs Rum Kesimi güzergâhları, Batılı ülkeler tarafından fazlaca dikkate alınmıyor. Çünkü bu ülkelerde uyuşturucu ticaretinin engellendiğine ilişkin hiçbir açık veriye sahip değiliz. Önleme ve Yakalama konusundaki çalışmaları dünya kamuoyuna açık olan Türkiye ve İran, bu yüzden daha fazla kamuoyu gündemine geliyor.

Bu konudaki zorluklarımız ve sıkıntılarımız ne olursa olsun, iki ülke olarak yeni nesillerimizin uyuşturucu alışkanlığından uzak tutulması ve uyuşturucu ticaretinin engellenmesi için çok daha yakın ve sıkı işbirliğine ihtiyacımız var.  Bu konudaki işbirliğinin Güvenlik kurumları ile sınırlı kalmamasının ve Sağlık kuruluşları arasında da yakın işbirliği kurulmasının önemli olduğuna inanıyorum. Ülkelerimizi ilgilendiren en önemli güvenlik sorunlarından birisi olarak bu konuyu da bu şekilde özetlemenin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Bölgenin iki büyük ve tarihsel ülkesi Türkiye ve İran’ın dostluk ve işbirliği çalışmalarının daha yüzlerce yıl sürmesi dileğiyle…

Dr Abdullah Manaz Strateji Uzmanı  www.manaz.net

Paylaş / Share