Önce Şeyh, Sonra Peygamber, Sonra Allah!

İnanç veya inkâr Akıl ile olur. Akıl ikna olursa inanır, ikna olmazsa inkâr eder. Bu yüzden, Allah’ın ayetlerinde (yani delillerinde) temel hedef Akıl’dır. Allah sadece ve sadece Aklı muhatap alır. Allah gibi mükemmellik ve kusursuzlukla tanımladığımız Sonsuz Güç Sahibi Yaratıcı’nın insanı ikna etmekle elde edeceği bir faydadan söz edilemez. Allah’ın insana bir ihtiyacı yoktur ancak insan sağlıklı ve mutlu yaşamak, hayatını keyifle sürdürmek için çevresindeki her şeye muhtaçtır. Kuran’ın temel hedefi, Akıl denilen ve Allah ile İnsanın tek iletişim kaynağı olan bu yeteneğe bir hayat felsefesi aşılamaktır.

Herhangi bir din, peygamber veya inanç felsefesi ile tanışmamış olsa bile insan Aklı ile doğru yolu bulabilir, iyi olanı yapar ve kötü olandan kaçınır. İnsan sadece Akla ve dolayısıyla Allah’a teslimiyet gösterebilir. Akıl ve Allah, sadece doğruyu emreden organik, yaşayan bir değişkendir. İnsan Aklını terkederse Allah’ı da terkeder.

İnsanın bir başka insana teslimiyeti kendi Aklını terketmesidir. İşte bu yüzden Kuran, öncelikle Tanrısallık kavramını açıklamış ve bu konudaki yanlışları düzeltmeye çalışmıştır. Hz Muhammed’den önceki din toplumlarında da en önemli sorun bu olmuştur. Nitekim son olarak Hz İsa beden ve lafız olarak Tanrısallık yüklenen, o günden bu yana milyarlarca insanın Tanrı olarak gördüğü bir varlık haline gelmiştir.

Hz Muhammed, her vesile ile kendisinin de herkes gibi bir insan olduğunu, sadece bir Elçi ve Haberci olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte, Hz Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlar da Peygamber’i –Hz İsa gibi olmasa da- Tanrılaştırmaya başlamış ve eski yanlışları tekrar etmişlerdir. Bu tehlikeyi gören Hz Ömer, Hadislerin ön plana çıkartılıp, Kuran sözlerinin ikinci plana itilmesine hep karşı çıkmış ve hatta Hadis anlatımı ve yazımını kısıtlamıştır. Fakat bu da çok şeyi değiştirmemiş, insanlar belki de gerçek Allah’ı kavrayamadıkları ve hissedemedikleri için Peygamber’i yüceltmişler, Hadisleri Kuran’dan daha fazla önemsemişlerdir.

Bu noktada Hz Peygamber’in örnekliği ve onun ahlakının Kuran Ahlakı olması gibi bir gerekçe öne sürülebilir. Ancak örneklik, Aklı bir kenara bırakıp birebir kopyalama değildir. Peygamber sakal bıraktı, haydi biz de bırakalım ve bir tutam olsun; Peygamber entari giydi biz de giyelim uzunluğu dizden aşağı inmesin; amacını ve gerekçesini bilmeden, günümüze ve hayat şartlarımıza uygunluğunu değerlendirmeden körcesine teslimiyet noktasına geliriz. Hz Peygamberin hayatında bile böylesine bir teslimiyet yoktur. Arkadaşları, Allah’tan Hz Peygamber’e bir ayet gelmemişse mutlaka kendi görüşlerini ifade etmişler ve bunu savunmuşlardır.

Hz Peygamber’den –M.S. 650’den- sonra “İnsanı Tanrılaştırma” eğilimi daha da vahim bir noktaya ulaşmıştır. Bazı İslam toplumları Hz Ali’yi Tanrılaştırmış, efsaneler ve hikâyelerle süslenen çok sayıda Mezhepler ortaya çıkmıştır. M.S. 1000’li yıllarla birlikte, Peygamber’de bile bulunmayan olağanüstü özellikler Evliyalar ve Şeyhlere yüklenmiş, adeta dünyanın ve hatta kâinatın koruyucusu ve yöneticisi olarak vasıflandırılmıştır. Şeyhler, kendilerini sorgusuz ve sualsiz kılmışlar, “Ölünün ölü yıkayıcısına teslimiyeti gibi” bir bağlılıkla varlıkları ve sözleri kutsallaştırılmıştır.

Günümüzde Müslümanların önemli bir çoğunluğunun önceliği artık önce Şeyh, sonra Peygamber, sonra Allah olmuştur.

Bütün bunların ötesinde, sadece Müslümanların değil bütün insanların asıl Tanrıları kendi nefisleridir. Bedenin, dolayısıyla Nefsin istek ve emirleri herşeyden önceliklidir. Akıl, Doğrular, Kurallar, Allah, herşey bir yana, Nefis bir yana olmuştur.

Din kelimesi “denge, düzen, huzur tesis etmek” anlamındadır. Günümüzde Din kavramını kirleten ve sevimsizleştiren ne yazık ki işte Allah ve Akıl dışında edindiğimiz bu Tanrılardır. İster inanın, ister inanmayın, önce Aklınıza danışın.

Paylaş / Share