Atatürk Alevi mi Sünni mi?

Bilim ve medeniyet ilerledikçe, insanların daha akılcı ve bilimsel düşündükleri varsayılır. Ancak, durum pek de öyle değil. Yazının başlığı bilimsel bir ifade olsaydı, çoğu insan okumadan geçerdi. Ancak, akıl ve bilim yerine artık sloganlar ve cehalet hâkim olunca bu başlık daha uygun düştü.

Hıristiyanlar ve Yahudiler için de durum aynı olmakla birlikte, Müslümanlar olarak akıl ve bilimden son derece uzaktayız. Dün Öğretmenler günüydü. İki ayrı televizyonda aynı soru vardı: En Büyük Öğretmen Kimdir? Birinin cevabı Atatürk, diğerinin cevabı Hz Muhammed idi. Biz buna bir cevap daha ekleyelim: Hz Ali. Artık dünyaya kendi gözümüzle bakmayı, sorunlara kendi aklımızla çözüm bulmayı unuttuk. Alevilik, Sünnilik, Cemaat, Tarikat, İŞİD tartışmaları hayatımızın merkezine yerleşti. Binlerce yıl sonra, kimimiz “Kâinat Muhammed’in Nurundan Yaratıldı” derken, kimimiz de “Ali’nin Nurundan Yaratıldı” diye inanmaya devam ediyoruz. Müslümanlığımız, bir vakit aksatmaktan korktuğumuz Arapça Namaz ile büyük keyif aldığımız Umre seyahatlerine sıkışıp kaldı. Atatürkçülük ve çağdaşlığı “Aleviyim” demekle nasıl bağdaştırdığımızı sorgulamıyoruz. Yeterince hayatımızı çevreleyen dini törenlere bir de Hüseyniye’leri ekledik. “Kerbela’nın kanlarıyla boyandık” diye, tarihsel düşmanlıkları destanlaştırıp derinleştiriyoruz. Demokrasi ve globalleşmeyi, eğitim ve medenileşme yerine, ayrılık ve cehaleti deşmek ve yaygınlaştırmak olarak algılıyoruz. Dolayısıyla bu kadar din, ayrılık ve mezhebin konuşulduğu bir bölgede din savaşlarını yadırgamak gerekmiyor.

Bilgi insanı aydınlatır ve aklı zenginleştirir. Duygu ise keyif veya ıstırap verir. Bilgilenmek zor iştir, okumak araştırmak gerekir. Duygulanmak ise kolay. Ya bir Mevlid dinlersin ayakların yerden kesilir, ya da bir içki masasında herşeyi unutursun.

Müslümanım derken Kuran’ı, Atatürkçü’yüm derken Nutuk’u, Aleviyim derken Makalat’ı okumamışızdır. Şeyhlerimiz İslam’ı, Büyük Atatürkçülerimiz çağdaşlığı, Dedelerimiz de Aleviliği bizden iyi bilirler, onlar ne derse kabulümüzdür.

İslam ve Müslümanlık, ne Peygamberimiz döneminde ne de Atatürk’ün sağlığında bu kadar Cehalet ve Siyasete bulaşmamıştı. Peygamberimiz cahillere yüz vermezdi, Kuran dışında kendi sözlerinin yazılmasını yasaklamıştı. Atatürk, tarihte ilk kez İslam’ın anlaşılması için Kuran ve Sağlam Hadisleri Türkçe’ye çevirtmişti. Hz Ali ile Hz Ömer düşman olarak ölmediler. Yezid, Hz Peygamberin torunlarını katlettiği zaman ne Sünnilik vardı ne de Alevilik. Ne Sünniler ne Aleviler, Ebu Hanife ve İmam Şafi’nin Hz Ali’yi haklı gördüğünü hiç duymadılar.

Bunlar aslında bilimin ve bilim adamlarının konusu, Siyasetin veya ticaretin konusu değiller. Allah ve Toplum ile ilişkimizi siyaset ve ticaretten uzak tutmamız gerekir. İnsanın temel kimliği Akıl varlığıdır, bedeni, cinsiyeti, rengi, zenginliği veya güzelliği değil. Ölüm akıl kimliği dışında her şeyi alır götürür. İnsanı Tam Akıl olan Allah’a ulaştıran yine sadece Akıl’dır. Akıl, insan ile birlikte Kâinatı da yönetir ve sorunları çözümler. Akıl kalıcı, duygular geçicidir. Akıl ve bilimi rehber alanlar çevresine sınırlar çizmez, yüksek duvarlar örmez. Olaylar karşısında şaşkın ve çaresiz kalmaz, çözümünü kendisi üretir. Duygularının peşinde koşanlarsa sağa sola savrulur, başkalarının kurallarına ve sınırlarına mahkûm olur. Akıl düşünür ve üretir, Duygu övünür veya dövünür. Akıl üretir, Duygular tüketir. Akıl ve bilim geleceğe bakar; Duygular ise geçmişe takılır kalır, hikâyelerle avunur.

Bizler artık bilim ve medeniyet üretmiyoruz. Duygularımızdan –nefsimizden- aklımıza yükselemiyoruz. Kendi bedenimizi ve duygularımızı kontrol etmekten aciz durumdayız. Elimize, dilimize, belimize sahip olamıyoruz. Keyfimizden, soframızdan, lüksümüzden vazgeçemiyoruz. Menfaatlerimiz için siyasetimiz, yandaşlığımız ve dalkavukluğumuzun sınırları kalmadı. Cehalet dizboyu, bilim yerlerde sürünüyor…

Paylaş / Share