Allah’ı Kul Sananlar!

Sanırız ki dinsel cehalet sadece dindarlara mahsus. Araştırıp sorgulamadan inananla, araştırıp sorgulamadan konuşanın birbirinden farkı yok. Biri inanarak cehalette, diğeri inanmadan…

İslam düşüncesinde, “Ön kabule dayalı sorgusuz inanç” yoktur, Hıristiyanlıkta olduğu gibi. Bu yüzden Kuran içinde yer alan Ayetler, yani Deliller kaynağını “Bu Allah’ın kelamıdır, inanın!” ön kabulünden değil, kendi dışından, insandan ve kâinattan alır. Mantık biliminin temeli de budur. Ön kabule dayalı kurallar, ön kabul olmayınca geçersizdir. Varlığa dayalı kurallar ise ancak varlığın yokluğuna bağlıdır. Yani açıkçası, “Tanrı’ya inanmayan için, ne Kuran’ın bir hükmü vardır ne de içindeki delillerin”. Bu yüzden, Kuran ile varlığını duyuran Allah, varlığın ve varlığının en büyük delili olarak Aklı ve Varlığı göstermiştir. Dolayısıyla Tanrı’nın varlığı inançla değil Akılla ve Varlıkla sabittir.

İslam felsefesinde Tanrı “Tam Akıl”dır. İnsana verilen Akıl yeteneği de bu Tam Aklın, yeryüzündeki Tanrı temsilcisindeki –hacmi kadar- küçük bir yansımasıdır. İnsan bir bakıma yeryüzünün Tanrı’sıdır. Ancak, kendisine emanet edilen yeryüzünün ve varlığın hesabını bir gün Yüce Tanrı’ya vermek üzere. Bu yüzden, yeryüzündeki iyilikten de kötülükten de sorumlu olan İnsan’dır. Tanrı’nın işi kusursuzdur, aynen kainatın, varlıkların ve insanın kusursuzca yaratılışı gibi. Şüphesiz, İslam düşüncesindeki Tanrı, -Yunan felsefesinde olduğu gibi- sadece ilk yaratıcı ve hareket ettirici değildir. Sonsuz ve kusursuz kainatın sürekli enerjisi, aklı, ruhu ve sahibidir. Allah, insana yeryüzünde Hürriyet sözü vermiş, bu özgürlüğün bir sorumluluğu olacağını da hatırlatmıştır.

İslam düşüncesinde Allah, Müslümanların anlayamayacağı kadar sonsuz ve kusursuz akıl ve bilgi sahibi, Adalet, Merhamet ve Sevgi gibi bütün güzel kavramların tümünü temsil eden bir kavramdır. Bu yüzden Allah, sadece tapınılan bir varlık değildir. Allah’a sadece dua ve talep ile yaklaşılmaz, hele anlamadığın bir dilde asla! Allah’a akıl, bilgi, bilim, adalet, sevgi, doğruluk gibi bütün iyilik ve güzelliklerle yaklaşılır. Allah katında muteber olan, rekât sayısı değil, akıl, bilgi ve ahlak düzeyidir.

Başlarına gelen her musibeti Kader’den sayanlar ile her kötülüğe Allah’tan çare bekleyenler arasında fark yoktur. İnsanların çoğu için Allah, zorda kaldığında yalvarılacak ve yardım istenecek Güç Sahibidir. Bu yüzden Kuran’da, “İnsanın Nankörlüğü” konusunda çok sayıda Ayet vardır. “Denizde boğulacakken yardım isteyen insan, kurtulunca da Allah’ı unutur gider.”

Çoğu insan için Tanrı ve Kul kavramları adeta yer değiştirmiştir. Tanrı, sadece ihtiyaç olduğunda ortaya çıkmalıdır. İnsanın keyfi yerinde olduğu sürece, Tanrı bir köşede sessizce beklemelidir. O çalarken, yalan söylerken, başkasının bedenine malına göz dikerken rahatsız etmemelidir.

Kısacası, yeryüzündeki, çevremizdeki ve hayatımızdaki kötülüklerin sahipliği de, sorumluluğu da, çözümü de sadece bizdedir. Allah, “Yardım Makamı” değil, gönlümüzdeki Yüce Sahibimiz ve Dostumuz olmalıdır. O’ndan bir şey isterken utanabiliyorsak, hakettiğimiz bir kötülükten sıyrılınca ya da haketmediğimiz bir iyilik ve güzellikle karşılaşınca “Teşekkür ederim Allahım!” diyebiliyorsak, bir kusur işlediğimizde “Özür dilerim Allahım, bir daha olmayacak!” diye söz verebiliyorsak, işte o zaman Dinde bazı kavramlar yerini buluyor demektir. Allah, günde birkaç vakit değil, her an inananın gönlünde olmalıdır. İşte o zaman insan, her zaman kötülükten uzaklaşır, iyilik ve güzelliklere yaklaşır.

Özetle; “Allah versin cezasını” diyenlerle “Allah cezasını verir” diyenlerin farkı yoktur. Allah, insanların hizmetinde değildir.

Yazımızı, Büyük Şair Mehmet Akif’in, Kader anlayışına ilişkin şu satırlarıyla son verelim:

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir, ne saygısızlık bu?

Huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Huda;

Utanmadan da Tevekkül diyor bu cür’ete… Ha?

Paylaş / Share