Geleneksel İslamın Eleştirisi!

Uzun yıllardır toplumsal bir buhran yaşıyoruz. Bütün bireylere ve kurumlara kadar ulaşan bu sosyolojik ve psikolojik problemin dinsel, kültürel, tarihsel ve sosyal birçok sebepleri var. Bir sorunu çözmenin birinci adımı, soruna yol açan etkenlerin iyi tahlil edilmesidir.
Türkiye, 1950’li yıllara kadar bir tarım toplumu niteliğindeydi. Günün erken saatlerinde uyanıp çalışmaya başlayan, makineleşmenin yaygın olmadığı bir dönemde beden gücüyle gecenin geç saatlerine kadar eviyle, hayvanlarıyla meşgul olan ve sürekli üreten bir toplumda sosyal ve psikolojik sorunlar en alt düzeydedir.
1950’li yılları takiben modernleşme ve şehirleşmenin hızlanması, köylerin boşalarak birkaç on yıl içinde % 80’leri aşan bir kent toplumu haline gelişimiz sorunları da beraberinde getirdi. Önceleri devlet, eğitimli ve şehirli bir azınlık tarafından idare ediliyordu. Yönetici azınlığın ağırlıklı Batı eğitimi almış olması, doğu kültürünü ve toplumu bütün değerleri ve duyguları ile anlamasını oldukça zorlaştırdı. Özellikle dinsel kavramlar ve değerler hep göz ardı edildi. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında başlattığı aydınlanma süreci Onun vefatıyla birlikte çoktan terk edilmiş, Eğitim yerine idari ve kanuni düzenlemelerle toplumu disipline etme düşüncesi devlet yönetimine hakim olmuştu.
Akıl ve Bilimin devre dışı kaldığı bir dönemde, kökten duygular ve inançlar bireyi ve devleti yönetmeye ve yönlendirmeye başlar. İslam Felsefesi’nde bile Allah, “Tam Akıl” olarak tanımlanır. Tanrı’nın dışındaki bütün evren ve canlılar bu Tam Aklın yansıması ve etki alanı içindedir. Tam Aklın, bilim dönemleri dışında insanlığa sunduğu inanç felsefelerinde bütün kurgunun temelinde öncelikle duygu değil, Akıl vardır. Son ilahi kitap Kuran, ilk günden itibaren toplumun geleneksel duygularını, inançlarını ve kavramlarını eleştirmiş, sorgulamış ve sorgulamaya davet etmiştir. Kuran ve Peygamber’in en büyük mucizesi Akla dayanan bir meydan okuma ve sorgulama yöntemidir. Kuran ayetleri ancak, insanlar bir sorunla karşılaştığında ve bir çözüm gerektiğinde gelmiştir. Kuran ve İslam’ın temel felsefesi kurallar ile yaşayan bir toplum değil, temel bir inanç felsefesi ile kurallarını kendi koyan, iradesini kullanan, ruhunu ve duygularını kontrol eden bir insan ve toplum oluşturmaktır. Hz Ömer’in ısrarı ile gelen “Muvafakat-ı Ömer” ayetleri ve yine Hz Ömer tarafından toplumun ihtiyacına göre değiştirilen veya hiç uygulanmayan Kuran kuralları bunun en güzel örneğidir.
Din kelimesinin temeli; DaYeNe fiilidir ve kısaca; “Düzen Vermek” anlamına gelir. İslam kelimesinin temeli ise; SeLeMe fiilidir ve kısaca; “Huzur Bulmak” anlamına gelir. İslam dini ise kısaca; birey ve toplum için “Huzur Düzeni” anlamındadır.
Din kuralları dışında gelişen Örf ve Hukuk da bir “Huzur Düzeni” amacını taşır. Dini, örf ve hukuktan ayıran, bir İnanç ve Hayat Felsefesi olması, doğrudan bireyin Aklına, Gönlüne ve Ruhuna hitap etmesidir. Örf ve Hukuk ancak görünen düzeni korur. Din ise, insan aklına ve ruhuna yöneliktir. Din, Örf ve Hukuk gibi bir kurallar bütünü olarak anlaşılırsa, insanın Aklı ve Ruhu kurallarla çevrelenir. Akıl akletme, sorgulama ve kıyaslama yeteneğini kaybeder. Birey her hareketinde, her davranışında akletme ve sorgulama yerine, başkaları tarafından akledilmiş ve sorgulanmış hazır kurallara başvurur ve körelir. Böylece taklitçi ve sürü bir toplum ortaya çıkar. Taklitçi ve sürü toplumlarda ise her zaman bir Taklid Edilen Sürü Başı vardır. Taklid Edilen Sürü Başları da kendinden öncekileri Taklid ettiği için, kısır bir döngüde, sınırlı kavramlar, kurallar ve duygular içerisinde dönüp duran, karşılaştığı yeni sorunlara çözüm bulamayan, aklını kullanmaktan korkan, sorgulamayan ve mutlaka bir Mürşid peşinden giden toplum haline gelir.
Ağaç tırtılları vardır, her biri bir öncekini takip eder, o da kendi önündekini. En öndeki tırtıl, dönüp de en arkadaki tırtılın peşine düşerse, yukarıdan baktığınızda dairesel bir döngü içinde sürekli hareket eden bir sürü görürsünüz. Yol katettiklerini zannederler ama hep aynı kısır döngü içinde, hep aynı yolu tekrar ederler.
İslam Dünyası ve Türk Toplumu şu an ne yazık ki, böyle bir görüntü içindedir. Sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği sosyal ve psikolojik problemler, bireyleri güvenli sosyal gruplara ve cemaatlere sığınmaya yöneltmiştir. Dindar olsun veya olmasın bütün bireyler, sadece kendi kurallarının hakim olduğu çevrelerde yaşamayı tercih etmekte, sadece kendi kurallarının doğruluğuna inanmaktadır. Gettolar, sosyal kulüpler ve dernekler, cemaatler, tarikatlar, özel siteler ve alışveriş merkezleri birer sığınma merkezleri haline gelmiştir. Aynı dinden ve hatta aynı mezhepten olan insanların bile birbirlerine karşı tahammülsüz ve acımasız olması anlaşılır gibi değildir.
İslam Felsefesi’nde Allah’ın varlığı dışında her şey tartışılmış ve Hz Peygamber “İhtilafta rahmet vardır” diyerek farklılığın düşmanlık olmadığını özellikle vurgulamıştır. Farklılıklara alışmalı ve düşmanlıklardan vazgeçmeliyiz. İslam toplumlarını sürüler haline getirip sömürge alanları yaratan, tarikatlar ve cemaatler yoluyla toplumu Devlet denilen ana düzenin eğitim alanından uzaklaştırıp cehalete sürükleyen, çatışma, kan ve ölümden beslenen emperyalistlere karşı uyanık olmalıyız.
Pakistan ve İran bizim için hep örnek olmalıdır. Muhammed İkbal gibi büyük bir düşünürün ülkesi modern Pakistan’ın, işbirlikçi yöneticiler vasıtasıyla cemaatler ve tarikatların birbiriyle çatıştığı cehalet ve ölüm ülkesi haline getirilmesini, büyük bir medeniyetin beşiği olan İran’ın yılların ihmali sonucunda bir Molla yönetimine mahkum edilmesini hep hatırımızda tutalım. Yüzyıllarca Haçlı Seferleri peşinde koşan, din savaşları ile asırlarca birbirlerini katleden ve OrtaÇağ kavramını yaratan Batı düşüncesinin bir model olmadığını da iyi bilelim.
Türkler, tarih boyunca büyük medeniyetler kurmuş ve din konusunda aşırılıklardan uzak bir İslam düşüncesi geliştirmiş bir millettir. Bizler, Hacı Bayram Veli gibi çalışma saatlerini bölmeden Allah’ı anmasını bilen, Yunus Emre gibi Arapça ve Farsça kavramlara boğulmadan İslamın güzelliğini anlatan, Ahilik gibi bir Ahlak ve Dayanışma Kurumu oluşturan, Maturidi ve Ebu Hanife gibi en akılcı İslam Felsefesini kuran bir toplumuz. Aklımıza, ruhumuza ve ülkemize sahip çıkalım.

…devam edecek.