Terörsüz Türkiye girişiminin Türk toplumuna anlatılmasında bazı zorluklar var. Esasen sürecin anlaşılabilmesi için, isminin Terörsüz Türkiye yerine Terörsüz OrtaDoğu olması daha akılcı bir yaklaşım.
Çünkü, uzun görüşmeler sonrasında belirlenen Başlangıç yasasının temel maksadı Türkiye’den daha ziyade OrtaDoğu’nun silahtan arındırılmasını amaçlıyor. Daha ilk maddede, PKK Terör Örgütü ile birlikte KCK Terör Örgütü’nün vurgulanmasıyla, Türkiye, İran, Irak ve Suriye sahasındaki bütün örgütlerin silahsızlandırılması amaçlanıyor. Kanunun süresi ve sınırı da çok açık, eğer bütün OrtaDoğu sahasında gerçek bir silahsızlanma olmazsa, süreç devam etmeyecek. Yani, silahsızlanma tam gerçekleşmeden, -silahlı eyleme karışmamış- herhangi bir Terör Örgütü üyesinin sisteme dahil edilmesi söz konusu değil. Üstelik, af olarak yanlış anlaşılan bu süreç yine uzun bir denetim ve kontrol aşamasından sonra gerçekleşecek.
Bu projede, Türkiye’den daha fazla önemli olan İran, Irak ve Suriye’deki örgütlerin silahsızlandırılması. Bu yüzden sürecin gerçek adı Terörsüz OrtaDoğu olmalı.
Terörsüz OrtaDoğu, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerine ne kazandıracak?
1. Irak, Suriye ve Körfez petrolünü Akdeniz üzerinden dünyaya ulaştıracak Enerji Koridoru
Bu neden önemli? Petrolün 1850’de bulunmasıyla birlikte bu bölge batı emperyalizminin başlıca hedefi haline gelmişti. Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan ve Büyük Siyonistan siyasal projelerinin temel amacı Türkleri Asya ve Ortadoğu enerji kaynaklarından uzak tutmaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Musul’u almak için hazırladığı Güney Doğu Ordusu, İngilizlerin kışkırttığı Ayrılıkçı Kürt Said isyanı ile uğraşmak durumunda kalınca, yeni Türkiye Cumhuriyeti kendi sınırlarını güven altına almayı önceledi. Nitekim Musul üzerindeki petrol hakları da zaman içerisinde unutulup gitti. Soğuk Savaş sürecinde Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan ile Batıdan, Sovyetler Birliği ile Kuzeyden bir Ortodoks İttifakı tarafından kuşatılmıştı. Yine Rus etkisiyle oluşan Irak ve Suriye Baas iktidarları ve İngiliz & ABD kontrollü İran Şah Yönetimi de Türkiye’yi doğudan ve güneyden kuşatmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk emperyalizmle imtihanı 1974 Kıbrıs Harekatı oldu ve 1980 yılına kadar süren ekonomik ve siyasal yaptırımlara maruz kaldı ve büyük bir bedel ödedi. NATO, 12 Eylül ihtilali ile Türkiye’deki hakimiyetini yeniden pekiştirmek istedi. Ülkücüler, Devrimciler ve Milli Görüşcüler hapishanelere tıkılıp, idamla yargılanırken, Cemaat ve Tarikatların önü tümüyle açıldı. ABD Kurgusu Fetö, devleti ele geçirmek için örgütlenirken, PKK Terör Örgütü de silahlı eylemlere başladı. Türkiye’nin, yeniden Dinsel ve Etnik bölünmesine yönelik yollar açıldı.
Sovyetlerin Yıkılışı, İki Almanya’nın Birleşmesi ve İran Humeyni Devrimi ile birlikte artık Büyük Ortadoğu ülkelerini daha küçük parçalara ayıracak tek aktör olarak ABD kalmıştı. Hedef Belli’ydi: Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan coğrafyalarını da içeren Büyük Siyonistan projesini hayata geçirmek. 1980’li Yıllar için hazırlanan İsrail’in Obed Yinon Planı bu hedefi ayrıntılı bir şekilde açıklıyordu. Lübnan: Sünni, Şii ve Hristiyan 3 bölgeye; Suriye: Lazkiye’de Alevi, Halep’te Sünni, Güney’de Dürzi, Fırat’ın doğusunda Kürdistan olarak 4 bölgeye; Irak: Kuzey’de Kürdistan, Bağdat’ta Sünni, Basra’da Şii 3 bölgeye; İran: Türkiye’nin Ermenistan sınırından Mahabad’a kadar inecek bir Kürdistan olmak üzere Belucistan gibi mümkün olan daha çok bölgeye bölünecek; Mısır’ın Sina Yarımadası’na yerleşmek için özel bir plan hazırlanacaktı. (Nitekim CIA & MI6 & Mossad Kurgusu olan Daiş Terör Örgütü Sina bölgesinde ve Golan’ın doğusunda etkinlik gösterirken, İsrail’e karşı bir tek kurşun atmadı ve üstelik İsrail de Daiş’e karşı hiçbir operasyon gerçekleştirmedi. Aksine, bazı Daiş militanları İsrail’de tedavi edildi. Zaten Daiş Terör Örgütü ilk kez Hemen aşağıdaki Ürdün askeri kamplarında kurulmuş ve eğitilmişti. Bu konuda Türkçe – İngilizce hem makaleler hem de kitaplar yazmıştım.)
Arap Baharı projesiyle, İsrail’in çevresindeki bütün ülkelerde ekonomik, siyasi, etnik ve dinsel kaos yaygınlaştırılacak, küçük Ortadoğu parçaları, siyasi, ekonomik ve askeri yöntemlerle İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail’in bölgesel varlığını ve gücünü tanıyacak şekilde yeni Emperyalist sisteme entegre edilecekti. Obed Yinon Planı için şu linkteki makaleye bakabilirsiniz: Manaz, A. (2021). İsrail ve Tehditle Varolma Stratejisi. TURAN-SAM Uluslararası Bilimsel Hakemli Dergisi, Cilt: 13/YAZ, Sayı: 50, s. 224-234
https://250780.eu14.myftpupload.com/wp-content/uploads/2022/10/TURAN-SAM_50-2.pdf
Büyük Ortadoğu coğrafyasının bütün enerji kaynakları Azerbaycan Petrolleri, Irak Petrolleri, Suriye üzerinden; Körfez Petrolleri ise Ürdün ve Akabe üzerinden İsrail’e bağlanacaktı. İngilizler, Şeyh Said İsyanı ile Türklerin Musul’a inişini engelledikten sonra, Musul’dan Akdeniz’e petrol boru hatları döşemişti, ancak çalıştıramamıştı. Bu emperyalist hedef üzerine inşa edilen Büyük Ortadoğu Planı ve Arap Baharı projeleri gerçekleşemedi. Fetö Terör Örgütü marifetiyle girişilen son ABD düzeltmeleri olan Ergenekon Soruşturmaları ve 15 Temmuz Darbe Girişimi de Türkiye’yi ele geçirme projeleriydi. Batı emperyalizmi Rusya’yı durdurmak için Ukrayna kapısını kapatınca, Rusya da Hürmüz ve Babul Mendep bölgesinde ve ardından Gazze’de kaosu tetikledi. Artık ne Kuzeyde, ne Güneyde, Güvenli Enerji Koridoru kalmadı. Şu anda Suriye ve Türkiye, Akdeniz Enerji Kapısı için tek seçenek haline geldi.
2. Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan, Büyük Siyonistan planlarının sonu
1850’li yıllarda petrolün bulunmasıyla birlikte canlandırılan Siyasi Siyonizm’in hedefi Akdeniz’den Fırat’a ve daha ötesinde Barzan ve Hazar Yahudi topraklarına kadar uzanacak bir coğrafyanın kontrol edilmesiydi. Bu coğrafyada, yerleşik Yahudi nüfus yeterli olmadığı için var olan etnik yapıların Büyük Siyonistan projesine bir şekilde entegre edilmesi gerekiyordu. Yahudilerin kaybolan iki kabilesi vardı ve bunlar da Ermeniler ve Kürtler olmalıydı. ABD’de bu konuda araştırma merkezleri kuruldu, Ermeni ve Kürt Lobilerine finansman sağlandı. Ermeni ve Kürt silahlı grupların eğitilmesi ve desteklenmesi için özel projeler oluşturuldu.
1970’li yıllarda Fransız & Rus İstihbaratları tarafından organize edilen Ermeni Terör Örgütleri ve başta Asala devşirildi ve 1984 yılından sonra PKK Terör Örgütü içerisine entegre edildi. Demokratik Batı ile Marksist PKK müttefik oldular. Türkiye’yi siyasi ve ekonomik olarak Anadolu sınırları içine hapseden 50 yıllık bir süreç yaşandı. PKK Terör Örgütü elebaşısı, Türkiye’nin yükselen kararlılığını sakinleştirmek için yine aynı Oyun Kurucu Aktörler tarafından CANLI olarak Türkiye’ye teslim edildi.
Bu yarım asrın sonuna doğru, Irak Kürdistanı iki parçalı da olsa hayata geçirildi ve hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk siyasetinin himayesi altında. PKK Marksist bir örgüt olmasına rağmen 2000’i yıllardan sonra Komünizm düşmanı ABD ile dost oldu. Suriye İç Savaş sürecinde, Kuzey Suriye Kürdistanı için ABD & Rusya & İsrail işbirliği içinde hareket ettiler. NATO Müttefiki ABD, Kürdistan’ı Akdeniz’e ulaştırma yolundaki Münbiç bölgesini Türkiye’ye değil, düşmanı Rusya’ya teslim etti. Mustafa Kemal Atatürk’ün ta Halep görevindeyden dikkat çektiği İskenderun Körfezi, Hatay, Afrin bölgeleri bütün bu yıllar içerisinde iç göçlerle Kürtçü grupların hakimiyet alanı haline getirildi. İsrail, Güney Suriye’deki Dürziler üzerinden ve Pentagon’un özellikle yerleştiği Tanif bölgesinden Fırat’ın doğusuna ulaşacak David Koridoru Planı için uzun uğraşlar verdi. (Bu konuyu Haritalar çizerek 2018 yılında gündeme getirmiştim ancak 5 yıl sonra Türkiye ve Dünya kamuoyuna yansıdı. manaz.net sitesinde ilgili yazıları okuyabilirsiniz: https://www.manaz.net/?s=David+Koridoru&submit=)
Türkiye’nin desteklediği Suriye Devrimi ile hem Kuzey Kürt Koridoru, hem de Güney David Koridoru planları akamete uğradı. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki düşmanlıklar giderilerek Hazar yolu güvenliği için bir adım atıldı.
I. Dünya Savaşı öncesinde, Akdeniz Kapısı Kudüs’ü işgal eden hazinesi boşalmış İngiliz Kuvvetleri, o dönemdeki ABD Evangelistlerinin lojistik desteği ile başarıya ulaşmıştı. Ortadoğulu ihanet şebekelerine dağıtılacak altınlar Amerika’dan gelmişti. Ve üstelik o dönemde yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımayan tek ülke ABD idi. Kudüs’ün işgalinin 100. yılında, Siyonizm’in bölge hakimiyetinin tamamlanması hayal edilmişti ama başarıya ulaşıldı. Bununla birlikte Evangelist Trump Yönetimi hem Kudüs hem de Türk vatanı Golan’ın, İsrail’e ait olduğunu onayladı.
Sadece birer cümle ile özetlemeye çalıştığımız bu Emperyalist Plan bitti mi? Hayır! Siyonizm yine hedeflerini gerçekleştirmeye çalışacak. PKK Terör Örgütü’nün alt şubelerindeki Mossad elemanları, yarım asırdır süren terör sürecini devam ettirmek için mücadele edecek. Siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel bütün kartlarını oynayacak. Ancak şu bir gerçek ki:
a. Artık Büyük Siyonistan Hedefi deşifre oldu ve İsrail’in -komplo teorisi sanılan- Genişleme Planı bütün dünyada bilinir hale geldi.
b. Ortadoğu’daki etnik ve dinsel kaos ve çatışmaların arkasında İsrail’in çıkarlarının ve ABD destekli kurgusunun olduğu artık herkesin malumu.
c. Daiş Terör Örgütü’den Fetö ve PKK terör örgütlerine kadar hepsinin arkasında Evangelist & Siyonist İstihbarat İttifakı olduğu da artık biliniyor.
d. Kürtler, bağımsız devlet hayaliyle peşine düştükleri örgütlerin Mossad ve Pentagon ile işbirliklerine bizzat şahit oldular.
e. Kürtler, Kürdistan denilen yapıların esasen, eski Kürt derebeylerinin modern versiyonları olduğunu, Barzani ve Talabani ailelerinin dışına çıkmayan örgüt yönetiminin tamamen kapitalist bir düzen oluşturduklarını, Ağaların ve Kölelerin değişmediğini gördüler. Türkiye gibi herkes ile eşit koşullarda vatandaş oldukları bu ülkenin sanırım kıymetini bilirler.
3. Etnik ve Dinsel Kimlik Savaşları
Osmanlı Devleti’nin son dönemine kadar Ermeniler, devletin en güvenilir vatandaşları arasındaydı. Yahudiler ise Filistin’e dönüşler için Osmanlı Sultanı ile görüşmeler yapabilecek bir düzeydeydi. 1800’ün sonlarına doğru, emperyalist kışkırtmalar sonucunda Ermeniler, Osmanlı devletinden bağımsızlık talebiyle silahlı mücadele başlattılar. Yahudiler ise Theodor Herlz’in, II. Abdulhamid ile görüşmesinden bir sonuç alamayınca İngilizler ile ittifak yaparak, Osmanlı devletinin yıkılışına katkıda bulundular. (Bu konuda Siyasi Siyonizm Tarihi kitabımda Herzl & Abdulhamid görüşmelerini yayınlamıştım)
Türklerin hakimiyetindeki bütün büyük şehirlerde Kilise, Havra ve Camiler birbirlerine yürüme mesafesindeydi. Toplumlar arasında belirgin bir dinsel düşmanlık ve çatışma söz konusu değildi. Kurucuları arasında Türk filozofların da bulunduğu Dürziler, Aleviliğin bir Ortadoğu kolu olan Nusayrilerin çoğunluğu Türk asıllıydı ve zamanla Araplaşıyordu. Golan, Şam, Amman, Akabe, Kuzey Lübnan, Kuzey Filistin, Halep, Hama, Humus, Lazkiye, Türkmen Dağı, Telafer, Kerkük, Musul, Süleymaniye yaygın olarak Türk boylarının da yaşadığı alanlardı. İngilizlerin kışkırttığı ilk gruplar, altın keseleri karşılığında Bedevi Arap Aşiretleri oldu. Libya’da, Misrata ve Bingazi’de Osmanlı torunları Türklerle birlikte Berberiler barış içindeydi. Kürtler, her bölgede diğer etnik gruplar ile kavgasızdı ve akrabalık bağları kurmuşlardı. Bugün bile Erbil’deki Türkmenler ile Kürtler arasında yoğun evlilikler vardı. Türkiye, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki yine İngiliz kışkırtmaları dışında Kürtçülük tanımından habersizdi. Esasen, Türklerin Anadolu’ya gelişi ve etkinliği bile savaştan ziyade hoşgörüyle kazanılmıştı. Rumlar, Süryaniler, Ortodokslar ile Türk boyları arasında büyük ayrılıklar ve çatışmalar görülmedi. Mevlana Celaleddin bile Rumi lakabını almaktan, Türk maliyesi Rumi takvimi kullanmaktan imtina etmedi. Temel çatışma tohumları esasen yine Türk boyları arasında daha yaygındı. Alevi Türkmen Oğuz Boyları ile Sünni Oğuz Boyları aynı kökenden olmalarına rağmen Arap Emevi etkisiyle birbirlerine karşı kısmen daha soğuktular. Buna rağmen Hacı Bektaş Veli, Yesevi ekolünün temsilcisi olarak Türk hoşgörüsünün en önemli temsilcisiydi.
Soğuk Savaş süreci hem Türkiye hem de OrtaDoğu coğrafyasındaki bütün bu etnik ve dinsel gruplar arasındaki düşmanlıkların artışına sahne oldu. Temelde, bölgedeki Rus & İngiliz istihbarat faaliyetleri Tarikat ve Cemaatler ile birlikte Sol ve Marksist Gruplar arasındaki parçalanma, bölünme ve sadece kendilerini Hak Yolda İlan Etme cehaletinin büyümesine yol açtı. 600 Yıllık Türk Hakimiyeti dönemindeki barış ortamı bozuldu.
Günümüzde, hala bu gruplar arasındaki düşmanlıklar birbirini tanımaya çalışmadan kısmen devam ediyor. Suriye’de Nusayri azınlığın Sünni çoğunluğa karşı yürüttüğü acımasız yönetim, Irak’ta Sünni Saddam rejiminin Türkmen, Şii ve Sünni gruplara yönelik asimilasyon ve şiddet politikası, İran’da Fars milliyetçiliğinin Türklere ve kendi dışındaki topluluklara yönelik kontrol ve baskı siyaseti, Libya’da Kaddafi’nin aşiret politikası, Diğer Arap ülkelerindeki Aşiret yönetimlerinin kendilerinden olmayan aynı din mensuplarına bile tahammülsüzlüğü, OrtaDoğu’yu tam da sömürülecek bir kargaşa, parçalanma ve çatışma ortamına mahkum etti. Tek bir Arap milletinden 30’a yakın Arap ülkesi inşa eden Emperyalizm, tek Türk milletini de yine Azeri, Özbek, Tatar, Kazak, Türkmen ve benzeri takma adlarıyla paramparça etmişti.
Ortadoğu’daki bu akraba topluluk ve dinler arasındaki çatışmanın en büyük kazananı Avrupa Katolik Dünyası ve İngiliz Anglikanizm Ekolü oldu. Esasen Ortadoğu’nun merkezi Filistin’i İngilizlere adeta altın tepside sunanlar da Almanlar idi. Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Komutanlığı, Anadolu’yu da içine alacak emperyalist işgalin karşısındaki ilk önemli başarı cephesiydi.
4. Bölgedeki Yabancı Güçlerin Yenilgisi
Son 50 yıllık süreçte ABD, İsrail’in hizmetindeki Ortadoğu maceralarının sonuncusundan da önemli bir ders aldı. Son İran Savaşı’nda Körfez ülkelerindeki bütün askeri varlığı önemli ölçüde zayiat verdi. İsrail’in güvenliğini önceleyen ABD’nin OrtaDoğu’daki güvenirliği sorgulanmaya başladı. İran’a, Irak Kürt bölgesinden cephe açmak için Suriye’deki bütün askeri varlığını buraya taşıyan Pentagon’un planları amacına ulaşmadı. ABD Ordusu, 1 Ekim itibariyle Kürt bölgesi dahil bütün Irak topraklarından ayrılacak. Dolayısıyla, PKK Terör Örgütü gibi diğer ABD destekli milis güçleri de artık bir koruma şemsiyesinden mahrum olacak. ABD sadece askeri varlığını değil, Ortadoğu’daki diplomatik varlığını da önemli ölçüde azaltıyor. Dolayısıyla, bölge ülkeleri arasındaki birlik ve dayanışma önemli bir hale geliyor. Bu süreçte, nükleer güç sahibi İsrail’in yayılmacı politikalarına karşı Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan gibi Askeri, Nükleer ve Finans gücüne sahip bir bölgesel ittifak da bölge barışının sağlanmasında önemli bir rol oynayacaktır. Aynı şekilde Rusya da, Suriye’de askeri bir yenilgiye uğradı ve yıllardır elinde tuttuğu Lazkiye ve Tartus limanlarındaki askeri varlığı da son buldu. Dolayısıyla Akdeniz Kapısı sadece Suriye’nin ve arkasındaki Türkiye’nin çıkarlarına uygun şekilde açılacak.
Bütün bu örnekleri neden verdik?
Birbiriyle tarihsel, kültürel ve dinsel bağları bulunan ve Türk Hakimiyeti döneminde en güzel çağlarını yaşayan bu topluluklar arasındaki düşmanlıkların artık sona erdirilmesi gerekiyor. Buna, Yunan Helen planlarına teslim edilen Rumlar, evlerinde bile Türkçe konuşan Ermeniler, Türkiye’de huzur içinde yaşayan Süryaniler, Türk adaletini özleyen Dürziler ve Nusayriler de dahil. Yeter ki cehaleti ve düşmanlığı bir sona erdirelim.
Terörsüz OrtaDoğu süreci, bu yolda önemli bir adım ve umut olabilir. Bu önemli adımı provoke etmek isteyen güçler, maşalar olacaktır. Ama en önemli yanlış, Türk toplumunun kendi içindeki görüş ayrılıkları ve yanlış anlamalarıdır.
Bu süreci daha büyük bir parçalanma ve çatışma ortamına sürükleyebilecek bazı siyasal görüşleri ve hassas noktaları iyi bilmemiz gerekiyor.
1. Anadilde Eğitim maskesinin arkasına saklanan, Türkçe eğitime ikinci bir dil ilavesi tehlikesi.
2. Eşit Vatandaşlık maskesi arkasına saklanmış yeni bir Devlet Kimliği oluşturma oyunu.
3. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı maskesinin arkasına saklanan, federatif alan zeminleri oluşturma planı.
Bu üç önemli tehlike, bu sürecin en dikkat edilmesi gereken yanıdır. İktidarda veya Muhalefet içinde bir siyasal parti eğer hedefleri arasında bu şartlardan birisini koymuş ve savunuyorsa ondan uzak durulmalıdır. Yeni bir Anayasa Değişikliği bu şartlardan birini içeriyorsa kesinlikle hayır oyu verilmelidir.
Esasen, Türk Seçim Sistemi ve Devlet İdari Yapılanması da kökten değişmeli. Vatandaş, kendi vekilini isim tercihi yaparak seçebilmeli. Belediyeler merkezi yönetime bağlanmalı ve birlikte seçilmeli. İktidar – Muhalefet ayrılığı yüzünden iller arasındaki hizmet adaletsizliği ortadan kaldırılmalı.
Birbirimize anlamadan dinlemeden düşman olmanın bedelini yıllardır ödüyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel Kuruluş İlkeleri sağlam olduğu sürece, aramızdaki dinsel, mezhepsel ve etnik düşmanlıklar hedefine ulaşamayacaktır.
Biraz tarih okursak, bütün bu düşmanlıkların temelinde emperyalist amaçların bulunduğunu kolayca görebiliriz.
Dr. Abdullah Manaz
OrtaDoğu Uzmanı
www.manaz.net

































