İslamda Hilafet

Siyasal İslamcıların en fazla üzerinde durduğu siyasi kuralların başında Hilafet konusu gelir. Seçim ve demokrasiye de inansalar, İslamcılar için din ve siyaset bir bütün olduğu gibi Siyasi ve Dini Önderlik de birleşiktir. Bu açıdan bakıldığında, Hilafet konusu Siyasal İslamcılar için hem tarihsel olarak, hem de günümüzde büyük bir anlam taşır.

Sadece Türkiye’de değil, bütün İslam dünyasındaki Siyasal İslamcılar ve örgütler, “Türklerin Hilafeti Kaldırması” meselesini İslam’dan uzaklaşma ve dinsizlik olarak nitelendirmişlerdir. Daha önce de zikrettiğimiz gibi; Siyasal İslamcılar, kişiler ne kadar doğru söylerse söylesin, dine dayanmayan gerekçelere inanmaz ve reddederler. Kitabın giriş bölümünde Hilafet konusuna ilişkin tarihsel bir özet vermiştik. Şimdi de konuyu fikir temelinden ele almayı, bazı İslam bilginlerinin görüş ve yorumlarını vererek dini delillerle bir sonuca ulaşmayı yararlı görüyoruz.

Bilindiği gibi Araplar Türklerin hilafetini hiçbir zaman kabul etmemişler ve 1800 yıllarından sonra Almanların Germen Birliği, Rusların Slav Birliği’ne karşı II. Abdulhamit’in yeniden canlandırdığı İslam Birliği fikri tutmamıştı. Hilafet siyaseten ve dinen çökmüştü. O dönemi yaşayan İslam dünyasının en büyük düşünürlerinden Muhammed İkbal bu konuda şunları söylüyordu :

«Şimdi de size Türkiye’deki dini, siyasi düşünceyi özetle anlatacağım : Bu da size içtihad kuvvetinin o memleketin son zamanlarındaki düşünce ve faaliyetinde ne şekilde ortaya çıktığını gösterecektir…

Bu hususta ilk akla gelen sual şudur : Hilafet görevinin bir tek ferde tevdi edilmesi doğru mudur? Türkiye’nin içtihadı odur ki; İslama göre hilafet veya imamet görevi bir heyete veya seçilmiş bir meclise tevdi edilebilir. Mısır ve Hindistan’da İslam uleması, bildiğim kadar, henüz bu husus üzerinde fikir beyan etmemiş bulunmaktadır. Şahsen, ben Türk noktai nazarının doğru olduğuna inanıyorum. Bu nokta üzerinde tartışmaya lüzum yoktur. Demokratik hükümet şekli, İslamın ruhuna tamamen uygun olduğu gibi, İslam aleminde başıboş bırakılmış yeni kuvvetler karşısında bir zaruret haline gelmiştir.

Alemşumül hilafet fikri etkinliğini kaybetmiştir. Ve bugünkü asrımızda, İslam müessesesinde canlı bir amil olarak faaliyetini sürdüremez. Hatta, faydalı bir amaca hizmet edemediği gibi, müstakil İslam ülkelerinin tekrar birleşmesine de engel olmuştur. İran, hilafet konusundaki farklı doktrinleri yüzünden Türklerden uzak durmuştur. Fas, her zaman onlara yan bakmıştır. Arabistan ise, hususi emeller beslemiştir.

İslamdaki bütün bu kopmalar, sadece, çoktan kaybolmuş bir kudretten ibaret olan bir sembol uğruna olmuştur. Bu nedenle Türkler daha ileri giderek şöyle diyebilirler : “Siyasi düşünüşümüzde neden geçmiş tecrübelerden ders almıyoruz?”»[1]

Türkiye’de Hilafetin kaldırılması Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında büyük tartışmalara neden olmuştu. Hilafet yanlısı İslamcılara karşı, büyük İslam bilgini ve Adliye Bakanı Seyyid Bey’in mecliste yaptığı konuşma büyük etki uyandırmış ve İslam’ın arkasına sığınanları susturmuştu. Seyyid Bey’in Hilafet konusundaki konuşmasının bazı önemli bölümleri şöyleydi :

«…İslam tarihinde büyük bir inkılap yapıyoruz. Diyebilirim ki bundan daha büyük inkılap olamaz. Zihinlerin bununla çok meşgul olması, inkılabın azameti ve büyüklüğündendir. Kalbler endişe ve tereddüt içindedir. Bunun için hepimizin vicdanı ve izanı istiyor ki, mesele tümüyle açıklansın, ortaya konsun, dost düşman herkes ne yaptığımızı anlasın. Büyük Meclis, hilafet meselesinin dini ve siyasi mahiyetini bilerek mi karar alıyor, yoksa bilmeyerek mi? Bu konular tamamıyla açıklığa kavuşsun.

Çünkü, -tekrar ediyorum- mesele hakikaten gayet mühimdir. İslam dünyasında şimdiye kadar böyle bir inkılap olmamıştır. Değil İslam dünyasında, bütün yeryüzünde meydana gelen inkılapların en büyüğü, en mühimidir. Bunun için zihinlerde ve fikirlerde şüphe ve tereddütler bulunmamalıdır. Meseleyi bilerek halletmek gerekir. Gerek dini ve gerekse siyasi yönünü bizim bilmemiz lazım gelir.

Bu yönleri bilirsek ne yapmak istediğimizi, ne yapacağımızı bilmiş oluruz. Benim asıl maksadım, meselenin dini yönünü; İslamiyetin Hilafet meselesi hakkındaki telakki tarzını izah etmektir. Siyasi yönünü açıklamak maksadımın dışında kalmaktadır. Ben ona karışmam. O tarafı Büyük Meclis bilir.

İlkönce şunu arzedeyim ki hilafet meselesi dini olmaktan çok dünyevi bir meseledir. İtikadi meselelerden değil, millete ait haklar ve kamu menfaatlerindendir. İtikadla ilgisi yoktur. Gerçi akaid ile ilgili telif edilen İslam eserlerinde de bu meseleden uzun uzadıya bahsedilmektedir. Fakat bu hilafet meselesinin İslami akidelerden sayıldığı için değildir. Belki bu mesele etrafında sonradan teşekkül eden birtakım hurafe ve batıl fikirleri iptal etmek ve reddetmek içindir. Bu noktayı İslam alimleri kitaplarında açıkça beyan ederler.»

«… Hilafet hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir. Zamanın gerektirdiklerine tabidir. Onun içindir ki, Hz Peygamber Efendimiz vefat ettikleri zaman Ashab-ı kiram hazretlerine hilafet meselesini açıklamamışlardı.»

«… Kuran-ı Kerim’e müracaat ederseniz görürsünüz ki, bizim hilafet şekli hakkında, yani İslam hilafeti hakkında hiçbir ayet-i kerime yoktur.» «… Halife nasıl tayin edilir, hilafetin şartları nelerdir, herhalukarda ve her zamanda halife tayin etmek millet üzerine vacip midir? Gibi meseleler hakkında ne Kuran-ı Kerim’de, ne de hadislerde bir açıklık yoktur.»

«… Hilafet meselesi öyle zannedildiği gibi, esas dini meselelerden değildir, siyasi bir meseledir; zaman, örf ve adete göre değişir, zamanın gerektirdiği şeylere tabidir.»

«… İslam tarihine aşina olanlar bilirler ki, Emevi halifelerinin yapmadıkları zulüm ve sefihlik, Peygamber evlatlarına reva germedikleri zulüm ve alçaklık kalmamıştır. Abbasi Devleti ise, tamamen zulüm, yolsuzluk, kahr ve galebe üzerine kurulmuştur. Yalnız Ebu Müslim Horasani’nin Emevi hükümeti taraftarlarından öldürdüğü ve telef ettiği insanların sayısı altıyüzbine ulaşmaktadır. Abbasi halifelerinin ilki olan Seffah’ın amcası Abdullah b. Ali, Şam’ı istila ettiği zaman ahaliyi öldürtmüştü. Birlikte yemek yemek üzere davet ettiği şehrin ileri gelenlerinden doksan kişiyi sopalarla öldürttü. Bazıları henüz can çekişmekte ve hırıltıları işitilmekte iken üzerlerine sofra kurdurarak üzülmeden ve sıkılmadan yemek yedi.

Şam’da Emevi halifelerinin kabirlerini açtırarak, bulduğu naaşları ve kemikleri yaktırdı. Bu Abdullah b. Ali’nin kardeşi Süleyman b. Ali de Basra’da emevilerden eline geçenleri öldürdü ve cesetlerini sokaklarda sürüttürdü. Sonra da meydanda bırakarak köpeklere yedirdi. En muteber İslam tarihlerinde bu olaylar bu şekilde kayıtlıdır. Hatta merhum Cevdet Paşa’nın Tevarih-i Hulefa adındaki tarihine bakarsanız sözlerimin doğruluğunu kabul edersiniz. Osmanlı halifelerinin ise, saltanata olan hırs ve tamahlarından dolayı nice masum ve günahsız şehzade kanı döktükleri bilinmektedir.»

«Bilirsiniz ki, İmam-ı Azam hazretleri dini konularda imam olanların en büyüklerindendir. 80 (M.699) tarihinde doğmuş, 150 (M.767) tarihinde vefat etmiştir. Hem Emevi ve hem de Abbasi Devleti zamanında yaşadı. Ne Emevi hilafetine ve ne de Abbasi hilafetine cevaz vermemiş ve bu hilafetleri kabul etmemiştir.

Henüz Emeviler iktidarda iken, İmam Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin’in torunu ve bugün Yemen’de yaygın olan Zeydiye mezhebinin meşhur imamı İmam Zeyd hazretlerine biat edilmesi konusunda, el altından gizlice fetva verdi. Onun için, Emeviler zamanında Irak valisi ve kumandanı olan meşhur İbni Hubeyre tarafından tartaklanmış ve hapsedilmiştir. İbni Hubeyre, hergün İmam-ı Azam’ı hapishaneden çıkararak insanların huzurunda kırbaçla döver, sonra yine hapsederdi.»

«Hanefi fakihlerinin ileri gelenlerinden ve usul-i fıkıh alimlerinden Cassas diye meşhur olan İmam Ebu Bekir Razi’nin “Ahkamu’l Kuran” adındaki tefsirinde ve Fahreddin Razi’nin “Tefsir-i Kebir”inde ve meşhur “Tefsir-i Keşşaf”da demin zikrettiğim, “Benim ahdim zalimlere ulaşmaz” ayetinin tefsirinde, yukarda anlattığım gibi geçmektedir.

Aynı şekilde büyük Müçtehidlerden her biri; İmam-ı Azam gibi fıkıh mezhebi sahiplerinden biri olan Süfyan Sevri, İbni Cureyh ve Abbad b. Kesir gibi ümmetin ileri gelenleri dahi, adı geçen Mansur tarafından hapsedilmişlerdi. Maliki mezhebinin kurucusu İmam Malik Hazretleri ise yalnız dayak yemekle kurtulmuştur. Fakat dayağın şiddetinden kolu çıkmıştı.»

«Özetleyecek olursak, gerek Emevi halifeler ve gerekse Abbasi halifeleri hakikatte halife değildir, sultan ve padişahtırlar. Onlara halife denmesi insanlar arasında böyle bir örfün olmasındandır. Tefsir-i Keşşaf’da az önce zikredilen ayetin tefsirinde Abbasi ve Emevi halifeleri hakkında “Gasıp ve mütegallibedirler, kendi kendilerine halife ismini takmışlardır”, şeklinde bir açıklama yer almaktadır.

Hatta, demin ismi geçen Müsayere adlı eserde açıkça zikredildiği gibi, Hanefi mezhebinin ileri gelenlerinden bir kısmı ashaptan Muaviye’ye bile halife demiyorlar, melik ve sultan diyorlar.»

«Zannediliyor ki, biz hilafeti lağvedersek Mısır’da, Hindistan’da ve diğer İslam memleketlerinde kötü tesir yapacak. Bu bence, çok boş bir fikirdir. Emin olun efendiler, bunun İslam dünyasında hiçbir tesiri olamaz.»

«İslam dünyasının bize olan yardımı bilmiyorum, gerçekten var mıdır? Efendiler, beş on lira vermekle ona yardım denmez. Vaktiyle İstanbul’da “Cihad Fetvası” yayımladığı zaman İslam dünyasından hiçbir kabul ve katılma sesi çıkmadı. Irak’ı, Suriye’yi ve hatta hilafet merkezi sayılan İstanbul’u işgal eden ordular Hindistan’ın Müslüman askerlerinden meydana gelmekte idi. Beni, Arabyan hanında bir odaya kapayarak başımda nöbet bekleyen Müslüman Hind askeri idi. İçimizde Şeyhülislamlık yapmış olan kişi de beraber Malta’da esir yaşadığımız zaman İslam dünyasının hiçbir tarafından bize yardım eli uzatılmamıştı. Efendiler, kendimizi aldatmayalım, gerçeği olduğu gibi görelim ve görmeyenlere de gösterelim.

Evet, İslam dünyasının bize ve bizim onlara yardım etmemiz lazımdır, hatta vaciptir. Bütün Müslüman fertlerin de bir diğerine elden geldiği kadar yardım etmesi vaciptir. Fakat, bu mesele hilafetten dolayı değil, din kardeşliği meselesidir. Müslümanlar birbirlerinin kardeşleri olduğundandır.

Kuran-ı Kerim : “Müslümanlar ancak kardeştirler” (Hucurat/10) buyuruyor. Yani, müminler birbirinin kardeşidir, diyor. İşte İslam dünyasının üzerine bize yardım etmek, bu din kardeşliğinden dolayı vaciptir. Yoksa bir kişinin halife adıyla heyula gibi bir makamda oturmasından dolayı değildir. İslamda insanlar hakkında kudsilik söz konusu değildir. İslamda öyle Hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhaniyet, yani ruhbani hükümet yoktur. Aynı şekilde İslamda ne dini teşkilat, ne de idari teşkilat yoktur. İslam şeriatı dini teşkilat kurmadığı gibi, idari teşkilatı da İslam ümmetine bırakmıştır. İslamiyet, mukaddes olarak yalnız bir şeyi tanır ki, o da Hak’tır. Mukaddes olan yalnız haklardır.

Cenab-ı Hak’kın ismi de Hak’dır. Kutsiyet de O’ndadır. Bazı dinlerin bazı şeylere verdiği kutsiyeti İslamiyet vermemiştir. Hele insanlara hiç kutsiyet vermemiştir, zerre kadar vermemiştir. Peygamberlere bile kutsiyet vermemiştir. Hz Peygamber’in en büyük duası; “Ey Rabbim, eşyayı bana olduğu gibi göster” idi. Diğer bir duası da; “Allahım, kabrimi tapılan bir put yapma” idi.

Şimdi size sorarım, böyle bir yüce din, birtakım şahısları halifedir diye başınıza oturtmayı ve ona taparcasına birtakım kutsiyet vermeyi kabul eder mi? Buna imkan yoktur. İslamiyet bundan münezzehtir, yücedir. Bu bir takım iğfallerden, istibdat devrinde saltanatların yapmış oldukları zulümleri örtmek için, müstebit hükümdarların etrafında bulunan riyakar şahısların bilerek yaptıkları telkinlerden ve bir takım bilgisiz ve saf kişilerin yanlış telkinlerinden doğmuş ve giderek umumi bir fikir haline gelmiş bir hurafedir.»

«İslam dininde Allah ile kul arasına girecek bir vasıta yoktur. Bu bir İslami hakikattir. Ne şeyh, ne mürşid, ne müçtehid, ne imam, ne de bilmem kim asla vasıta olamaz. İslamda ruhaniyet, dini teşkilat yoktur. Papa, Hz İsa’nın hata yapmaz vekilidir. Hz İsa adına emirler verir, yasaklamalarda bulunur. İslamiyette böyle bir şey yoktur. Hiçbir kimse Hz Peygamber’in hükümler teşriinde vekili değildir. Teşride vekillik caiz değildir. İslamiyette Allah yolu açıktır. Allah ile insan arasında açık bir yol vardır. Herkes o yolda gidebilir. Hiçbir vasıtaya ihtiyacı yoktur. Ne Kuran’da ne de hadisde böyle bir şey bulamazsınız, bilakis aksini bulursunuz.»

«İzn-i İmam (Cuma Namazı için halifenin izin vermesi) meselesine gelince, efendiler bu da yanlıştır. İzni İmam tabirindeki İmam lafzı, elif ile imam değil, ayn ile aamm’dır. Yani isim tamlaması ile izni imam değil, sıfat tamlaması ile izni aamm (Umumi, herkese açık olma) demek lazımdır. İşte doğrusu budur. Yani cuma namazının sahih olması için izni aamm şarttır. Bu izni aamm’dan maksat da cami veya kale kapılarının herkese açık olması, herkesin o cami veya kale içinde cuma namazını kılmaya izinli bulunmasıdır. Çünkü, cuma ve bayram namazları İslamın şiarlarındandır. Onların açıktan açığa yapılması gerekir. İşte cuma ve bayram namazlarının sahih olmasında izni aamm’ın şart olması bu hikmete dayanmaktadır.

Dolayısıyla bir padişah bir halife bir veli veya bir kumandan yalnız kendine bağlı olanlarla Cuma namazını kılmak isteyip de cami veya kale kapılarını kapattırarak halkı içeri girmekten men ederse o namaz sahih olmaz. İşte bu meseleyi de bu şekilde tashih etmek gerekir. Ne yazık ki, alim geçinen birçok kişi bu meseleleri -pek basit oldukları halde- yine yanlış bellemişlerdir. Bu meseleler fıkıh kitaplarının hepsinde bu şekilde yazılı olduğu halde bilmem nasıl olmuş da bunlar çok yanlış, pek açık bir hata olarak bellenilmiştir. Buna bir türlü aklım ermedi. Ben fıkıh kitapları içinde şu söylediklerimin zıddını iddia eden bir kitap, bir ibare görmedim.»

«Hutbelerde halifelerin, padişahların isimlerinin anılması meselesine gelince, bu artık büsbütün sonradan ortaya atılmış bir durumdur. Katiyen hutbenin şartlarından değildir ve hutbe ile dini bakımdan hiçbir ilgisi yoktur.»

«Muhterem efendiler, İslamiyet gayet yüce ve yüksek bir dindir. İlim ve bilgiyi, ilerlemeyi çok sever. Akıldan, mantıktan hiç ayrılmaz. Yeryüzünde İslam dini kadar hürriyetperver, terakkiperver bir din yoktur. Bütün dini hükümler, yüceliği ve yüksek duyguları ihtiva eder. Hedef aldığı gaye, ahlaki olgunluklar ve beşeri faziletler kurmak ve emniyet altına almaktır.

Hz Peygamberimizin sahih hadislerinden birinde “Ben ancak ahlaki olgunlukları tamamlamak için gönderildim.” buyuruyor. Bir hadis-i şeriflerinde de akıl için “Huccetullah” (Allah’ın Delili) tabirini kullanıyor. Bakınız ne diyor : “Hak nerede ise sen de onunla beraber orada ol. Ondan ayrılma. Sana şüphe veren şeylerin hakikatını aklınla temyiz et. Çünkü Allah’ın senin aleyhine olan hücceti sendedir, kendindedir ve onun feyiz ve bereketi de senin yanındadır.” Ne yüce sözdür, ne kadar manalıdır ve akla ne büyük kıymet veriyor.

Zaten Kuran-ı Kerim de baştan başa aklı, akıl sahiplerini yüceltir. Onun için İslamiyet akıl ve mantık ile ikizdir. Bir ayet-i kerimede; “Değişik sözleri işitip de onların en güzeline uyan kullarımı ilahi mükafatımla müjdele.” (Zümer/18) buyurulmaktadır. Bu ayetin alt tarafında da; “İşte Allah’ın hidayete mazhar kıldığı kişiler bunlardır ve işte ancak onlar akıl ve izan sahipleridir.” deniyor.

İşte gerek o hadis ve gerekse bu ayet, taklidçiliği, ötekinin berikinin mukallitliğini, yani delilini bilmeksizin körükörüne herkesin -ulemadan olsa bile- mücerret sözlerine uymayı yasaklıyor. Daima herşeyin akıl ve mantık ile, delillere dayanan akli muhakemelerle tetkik edilmesi lüzumunu gösteriyor. Bir ayet-i celilede de Hz Peygamber’e hitaben, “Sözlerinizde doğru iseniz delillerinizi getiriniz.” (Bakara/111) buyuruyor. Burhan, kesin delil demektir. Istılahta, kesin öncülerden teşekkül eden delile denir ki, kati ve kesin delil demektir. Diğer bir ayet-i celilede de “ilminin ulaşmadığı şey üzerinde durma” (İsra/36) buyuruluyor. Pek açık olarak görülüyor ki, Hz Kuran akıl ve mantığa ve ilmi delillere çok büyük kıymet veriyor.»

«Efendiler, ahali bu hakikatleri anlamazmış, bilmezmiş. Anlatalım, bildirelim, vazifemizdir. Ahali anlamamış, bilmemiş ise kabahat onlarda değil anlatamayanlardadır, bildirmeyenlerdedir. Bundan sonra olsun anlatalım, ikaz edelim, yol gösterelim, aydınlatalım ve bu zavallı memleketi artık yürütelim.»

«Efendiler, bütün doğu ve batının bütün Avrupa hukukçularının, bütün filozofların birleştikleri bir şey vardır ki, o da; Bir memleketin kanunlarının o memleketin örf ve adetlerine uygun olmasıdır. Kanun yapılırken esas budur. Bir kanun memleketin örf ve adetlerine uygun olmazsa, o kanun payidar olmaz. Çünkü hukuk demek, orf ve adet demektir. Bir memleketin kanuni hükümleri, hukuki kaideleri o memleketin örf ve adetlerinden doğar ve o örf ve adetlerin değişmesi ile değişir.»[2]

İslam’da hilafetin olmadığına dair, son yüzyılda yaşamış Mısırlı İslam düşünürü Ali Abdurrazık‘ın görüşleri de önemlidir. Yazar, İslamiyet ve Hükümet adlı eserinde şu fikirleri savunmaktadır :

«Hilafetin ne dinen ne de aklen hiç bir temeli yoktur. Müslümanlara emir seçilmesi konusunda, ilk 3 halife dışında bir beraberlik olmamıştır. İslam’da hilafetin dayanağı silahlı kuvvet ve şiddet olmuştur. İslam sadece bir dindir ve Hz Peygamber’in sağlığında Arap birliği din ile gerçekleşmiştir. Peygamber, şiilerin dediği gibi kendisinden sonra bir halife tayin etmediği gibi bir İslam Devleti kurulmasını da önermemiştir. Peygamber öncelikle bir din önderi olduğu gibi o günkü İslam toplumunun siyasi önderliğini de üstlenmişti. Ancak, ölümüyle birlikte hem dini hem de siyasi önderlik sona ermiştir. Peygamber’den sonra dine dayanmayan bir önderlik olabilir ve buna da ancak Hükümet denilebilir.»[3]

Ali Abdurrazık bu görüşlerini açıkladıktan sonra diploması geri alınmış ve İslam uleması sınıfından çıkarılmıştı. 1937 yılında, Mısırlı modern İslam düşünürlerinden Mustafa El Meragi diplomasını geri iade etti. Abdurrazık, kitabı eleştirildiği zaman şöyle söylemişti : “Ben önce Mısırlıyım., Arabım ve Şarklıyım; hocaların iznini aldıktan sonra Müslümanım.” Ali Abdurrazık’ın ifadesiyle; bütün halifeler siyasi birer liderdi, ruhani veya dini birer lider değillerdi.[4]

Ümmet Devleti fikrinin temeli olan Hilafet fikrinin İslam ile ilgisi olmadığı verdiğimiz örnekler ve delillerle son derece açıktır. Yönetim siyasi bir meseledir ve din ile ilgisi yoktur.

Nitekim, ne Kuran’da ne de Peygamber hadislerinde siyasi yönetime ilişkin bir açıklama bulunmaz. Kuran’da geçen ve günümüz Siyasal İslamcı hareketlerine ilham veren “Meşveret” fikri ise siyaset için değil, bütün sosyal ilişkiler için geçerli olup “Fikir Alışverişi” anlamına gelir. Ancak İslamcılar, fikir alışverişini bir kenara bırakmış kendi fikirlerini din haline getirmişlerdir. Onların dini Allah’ın dini olmadığı gibi, siyasetleri de Allah’a ve dine karşıdır.

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Siyasal İslamcılık II, Türkiye’de Siyasal İslamcılık, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, Ocak – 2008, İstanbul, sh.537.


[1] İslamda Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, M.İkbal, s. 172,176,177.

[2] Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, İsmail Kara, C. I, s. 179-220.

[3] İslam Kurumları Tarihi, İ. Kayaoğlu, s. 18.

[4] El-İslamu’s Siyasi fi Mısr, Hale Mustafa, s. 62.