İslam Halifeleri

Hz Muhammed’in ve bazı seçkin arkadaşlarının ölümünden sonra, Hilafet kurumu tümüyle yozlaştı. Halifeler, kayserler ve kisralar benzeri bir hayat sürmeye başladılar. Muhteşem saraylar inşa edildi. Mutlak hilafet makamını korumak üzere muhafız alayları meydana getirildi. Hazine (Beytülmal), tam bir padişah hazinesi oldu. Hiç kimse harcamalardan hesap soramazdı. Halife dışında valiler ve diğer idareciler de hesapsız harcamalar yapabiliyorlardı.

Fikir hürriyeti yoktu. Halk sadece idarecileri övmek için konuşabilirdi. Aksi halde, dayaktan hapis cezasına ve ölüme kadar iş büyüyebilirdi. Bilim adamlarının görüşleri bile halifenin düşüncesine uygun olmalıydı. Büyük Türk bilgini Ebu Hanife, idarecilere boyun eğmediği için Emeviler döneminde hapse atılıp kırbaçlanmış, Abbasiler döneminde ise zindana atılarak burada vefat etmişti.

Halifeler, adli konulara müdahale edebiliyorlardı. İstediklerinde, siyasi gayelerine ve şahsi menfaatlerine uygun gördükleri hükümleri çıkartabiliyorlardı. Sadece halife değil, saray mensubu en küçük memur bile hakimlere emir verebiliyordu. Tam bir şahsi istibdat dönemi vardı. Bazı istisnaları dışında halifeler, valiler, büyük rütbeli askerler, aile fertleri ve yakınlarıyla, saraya sığınmış yaltakçı kimselerle beraber olurlar ve halktan uzak yaşarlardı.

İslam öncesi cahiliye döneminin ırkçılık, aşiretçilik soy üstünlüğü davaları yeniden gündeme girmişti. Yönetim tam bir Arapçılık siyaseti güdüyordu. Müslüman Araplarla, Arap olmayanlar arasında büyük fark vardı. Öyle ki, bir kimse vali, kadı ve hatta cami imamı tayin edilmek istenirken Arap olup olmadığına bakılıyordu. Arap olmayanların cenaze namazı engellenir, bazen namazı kıldıran olmadığı için bir Arap çocuğu bulunana kadar cenaze bekletilirdi.

Sadece Arap olanla olmayan arasında değil, Arap aşiretleri arasında da aşiretçilik çekişmesi vardı. Kendi aralarında Adnaniler, Kahtaniler, Yemaniler, Mudariler, Ezed, Temim, ve Kelb gibi adlarla ayrılıyorlardı. Halife de bu aşiretler arasındaki mücadeleye göz yumuyor ve kendi hakimiyetini sürdürüyordu. Arap valiler ve idareciler, kendi yörelerinde kendi aşiret mensuplarını koruyorlardı. Rüşvet ve iltimas yaygındı. Bu arada Muaviye zamanında bütün valilere bir ferman gönderilerek Cuma hutbelerinde ve konuşmalarda “Hz Ali için kötü sözler söylenmesi, lanet okunması, sövülmesi, eleştirilmesi ve daha bir çok yakışıksız ifadeler kullanılması” emredilmişti. Bu uygulama, dürüst bir halife olan ve İkinci Ömer olarak isimlendirilen Ömer b. Abdulaziz devrinde kaldırıldı.

Muaviye’nin olu Yezid devrinde, Hz Ali’nin oğlu Hz Hüseyin, yanındaki çocuklar, kadınlar, yakınları ve birkaç hizmetçisinden oluşan 72 kişilik bir kafile ile yolculuğa çıkmıştı. Yezid tarafından gönderilen 4 bin kadar asker, yollarını kestiler ve bunları katlettiler. Elbiseleri soyuldu, üzerlerinde ne varsa alındı, başları kesilerek cesetleri üzerinde atlarla gezinildi. Kadınların örtüleri parçalandı ve söylenmeyecek çirkinlikler yapıldı. Bu zulümlerden sonra, Kerbela’da katledilenlerin kesik başları mızrakların uçlarına takılarak Kufe’ye ve Şam’a Yezid’in sarayına götürülüp buralarda teşhir edildi.

Yezid’in son günlerinde, Medine halkı memnun olmadıkları için valiyi şehir dışına atmışlardı. Bunun üzerine 12 bin asker gönderilip 10 bin dolayında insan katledildi. Askerler bütün şehri yağmaladılar ve kadınlara saldırdılar. Ünlü İslam tarihçisi İbn Kesir’in ifadesiyle : “Bu olay sırasında bin kadar kadın kendi kocalarından başka kimselerden hamile kaldı.” Halife Abdulmelik b. Mervan zamanında Mekke’ye, Haccac bin Yusuf adıyla bir vali tayin edildi. Haccac, Arap adetlerine göre savaşılamayan ayda, Mekke yakınındaki tepeye mancınıklar kurdurup, şehri ve Kabe’yi taşa tuttu. Kabe daha önce de Yezid zamanında taşlanmış ve Kabe’nin bir duvarı çatlamıştı.

Abbasiler döneminde de durum fazla değişmedi. Şam’ı fethettikleri zaman 50 bin insanı öldürdüler. Yetmiş gün müddetle Emevi camiine at bağlayarak ahır olarak kullandılar. İçlerinde Muaviye de olmak üzere bütün Emeviler’in mezarları sökülerek, ölülerin kemikleri meydana çıkarıldı. Bazı çürümemiş cesetlere kırbaç vuruldu. Mezarlarından çıkarılan cesediler bir gün boyunca halka teşhir edildikten sonra yakıldı ve külleri havaya savruldu.

Bu arada Emevi çocukları bile katledildi. Cesetlerinin üzerinde sofralar kurularak yemekler yendi. Basra’da öldürülen Emevi mensuplarının cesetleri ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda süründürüldü ve köpeklere parçalattırıldı. Abbasi orduları tarafından Mekke ve Medine’de de buna benzer olaylar yapıldı.

Bir isyanı bastırmak amacıyla Musul’a gönderilen Abbasi orduları, önce şehrin en büyük camiine sığınanların affedilip dokunulmayacağını söylemişlerdi. Daha sonra komutanları Yahya kapıların kapatılmasını emretti ve camide bulunanların hepsi kılıçtan geçirildi. Musul halkı üç müddetle kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden katledildi. 10 bin kişi öldürüldü. 4 bin civarında siyahi askerin de bulunduğu ordu, Musul kadınlarının üzerine saldırdılar ve Müslüman kadınların zorla ırzlarına geçtiler.

Arap hilafetine ilişkin en ilginç haberlerden birisi de, bazı halifelerin cariyelerle birlikte şarap havuzlarında yıkanmalarıydı. İslam bir İslam tarihçisi bu olayı anlatırken; “Halife ve cariyeler havuzdan çıktıklarında şarabın eksildiği açıkça görülüyordu” diye söylüyordu. Yine dipnotta bir kısmını belirttiğimiz pek çok sağlam İslam tarihi kaynaklarında bazı halife ve idarecilerin homoseksüel ilişkilerine ve yazıya aktaramayacağımız kötü alışkanlıklarına ilişkin çok çirkin hikayeler anlatılıyordu.[1]

Aynı dönem içinde, ünlü İslam bilgini Ahmed b. Hanbel de, Abbasi halifesi Mutasım tarafından basit bir nedenle zindana atılmıştı. Bölgenin geleneklerine çok yakın olan Hanbeli Mezhebi’nin kurucusu olan Hanbel’e zindanda iken defalarca dayak atılıyordu. Öyle ki, dövülürken bayıldığı oluyor, ayılınca tekrar kırbaçlanıyordu. 28 ay burada kaldıktan sonra çıktığında her tarafı yara bere içindeydi. Ünlü bilgin bunun yanında 5 yıl süreyle de göz hapsinde tutulmuştu.[2]

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Siyasal İslamcılık I, Dünyada Siyasal İslamcılık, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, Ocak – 2008, İstanbul, sh.44.


[1] Bu bölümle ilgili daha geniş bilgiler için bakınız : 1) Hilafet ve Saltanat, Ebu’l Ala El-Mevdudi, çev: Prof. Ali Genceli, Hilal Yayınları, İstanbul – 1972. 2) Taberi, Matbaatu’l İstikame, Kahire – 1939, IV. Cilt, s. 188, 309, 356, 372, 379. 3) El-Kamil fi’t Tarih, İbnu’l Esir, Mısır – 1335, III. Cilt, s. 234, 252, 299, 310, 313. 4) El-Bidaye ve’n Nihaye, İbn Kesir, Matbaatu’s Saade, Mısır – 1939, VII. Cilt, s. 80, 170, 204, 219, 221, 316, 329; X. Cilt, s. 45, 113. 5) Zeyl, İbn Haldun, Matbaatu’l Kübra, Mısır – 1284, III. Cilt, s. 37, 38, 132, 133, 177. 6) El-İstiab, İbn Abdilberr, Dairetu’l Maarif Matbaası, Haydarabat – 1336, I. Cilt, s. 65. 7) Vefayatu’l Ayan, İbn Hallikan, Matbaatu’s Saade, Kahire – 1948, II. Cilt, s. 115.

[2] Ahmed İbn Hanbel, Prof. M.Ebu Zehra, s. 82-83.