Müslümanlar Gerçekten Müslüman mı?

Müslüman olmayan biri için İslam’ı temsil eden kimdir? İslam dünyasının dışından bakıldığında ilk göze çarpan İranlı mollalar mı? Akademik ifadesiyle Şia Caferi kültürü mü? Yoksa bir zamanlar dünya kamuoyunun ilgisini üzerinde toplayan Taliban mı? Sünni Müslümanların neredeyse delalette gördüğü Şiiliğin herhangi bir kolu, Alevilik, Nusayrilik, Dürzilik, İsmailiyye ve daha niceleri mi? Yoksa yine Sünni Müslümanların Vehhabilik olarak tanımladığı Suudi İslamı mı? Hepsi Sünni olmasına rağmen, Pakistan’da, Yemen’de, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da birbirlerini küfürle suçlayan Selefiler ya da Müslüman Kardeşler mi? Ya da bununla da yetinmeyerek “Allah için” birbirlerini öldüren IŞID mi, El Nusra mı, El Kaide mi? Veya Hizbullah mı? Ya da son yıllarda büyük bir hızla genişleyen Tarikatlar mı? Nakşiler mi? Kadiriler mi? Nurcular mı? Daha da sayabiliriz onlarca Müslüman Toplum var, sadece kendilerini “Hak Yolda” gören. Kendi dışındakileri sapıklıkla, hatta küfürle suçlayıp, katlini bile caiz gören…

Bu gruplardan herhangi birinin elinde bir belge mi var? Yoksa Allah tarafından kendilerine verilmiş bir Ehliyet mi, bir Ayet mi? Aslında hepsinin elinde Kuran var. Çoğunun manasını bilmeden okuduğu, ezberlediği, bir harfini bile değiştirmeden yüzyıllardır tekrar ettiği bir Kuran. Hz Ömer’in Camide Onu okurken öldürüldüğü Kuran. Ya da Hazreti Ali’ye karşı savaşırken Müslümanların mızraklarının ucuna taktıkları Kuran. Tarih boyunca bir Müslümanın bir başka Müslümana saldırırken kullandığı Kuran. Türkçe çevirisini, ancak Atatürk’ten sonra okuma imkânı bulduğumuz Kuran. Bir türlü ruhunu, felsefesini kavrayamadığımız Kuran.

Mezheplerle, tarikatlarla, cemaatlerle paramparça olmuş bir dini toplum. Her birinin “Ümmetim yetmiş üç fırkadır ve sadece birisi kurtuluşta, kalan yetmiş ikisi Cehennemdedir” uydurmasına inanmışçasına kendisini En Müslüman gören bir toplum anlayışı.

Müslümanlar olarak yüzyıllardır diğer ilahi dinleri suçlarız: “Hıristiyanlar İsa’nın öğretilerinden, Yahudiler Musa’nın yolundan saptılar” der dururuz. Ya Müslümanlar da “Hz Muhammed’in yolundan sapmışlarsa?”

“Uhud dağı kadar altınım olsaydı, sabaha varmadan ihtiyaç sahiplerine dağıtırdım” diyen Yüce Peygamberin yolunda mıyız? Yoksa Altın ve Döviz peşinde mi?

Amcası Hazreti Hamza’nın kalbini deşeni, kendisini taşlayıp kanlar içinde bırakanları bile affedebilen, hayatı boyunca savaşta bile hiçbir insanı öldürmemiş O Peygamberin yolunda mıyız? Yoksa kin, nefret, intikam duygularıyla yanıp tutuşan mı?

Peygamberin ahlakını bırakıp, sakalını Müslümanlık sayanlar, O Yüce insan gibi saçlarını omuzlarına kadar uzatır mı, ya da her zaman dizinin üzerinde entari giyer mi? Ahlak ile Kültür arasındaki farkı, Müslümanlaşmak ile Araplaşmak arasındaki kalın çizgiyi anlayabilir miyiz?

Akıl ve bilimi rehber edinip İbni Sina, Farabi ya da İbni Rüşd gibi yeni Endülüsleri, Rönesansları etkiler miyiz? Yoksa hala sorunlarımızı camilerde, umrelerde dualarla mı çözmeye çalışırız.

Yüzyıllardır başkalarını suçladığımız gibi, bizlerin de Allah’ın dininden uzak olduğumuzu hiç düşündük mü? Suçladıklarımız bilimde, teknolojide, üretimde, adalet ve hatta dürüstlükte bizden ilerideyse; Bizlerde mi bir yanlışlık var, yoksa inandıklarımızda mı?

Kısacası sorun İslam’da mı, yoksa Müslümanlarda mı?

Müslümanlar olarak gerçekten Müslüman mıyız?

Kuran’da “Allah’ın En Büyük Delili” (Hüccetullahi’l Baliga) olarak zikredilen Aklı’mızı başımıza alıp biraz düşünelim…