Cemaat CIA’nın Beşinci Kol Teşkilatıdır!

Muhalefet partilerinin Cemaat yanlısı tavır ve konuşmalarının sürmesi ve önümüzdeki aylarda çıkabilecek muhtemel kargaşa ortamında Türkiye’nin büyük ihtiyaç duyacağı İç Güvenlik Paketi’ne şiddetle karşı çıkması sebebiyle bazı konulara açıklık getirmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

Bugün derin etkilerini yaşadığımız bölgesel olayların dönüm noktası Yeşil Kuşağın parçalanmaya başladığı 1979 İran İslam Devrimi idi. Sovyetler Birliği, Yeşil kuşağın Orta Asya’daki başlangıç ülkesi Afganistan’ı da çoktan işgal etmişti. Rus İstihbaratı, 1978’de Humeyni’nin büyük oğlu Mustafa’yı bir suikastla öldürmek suretiyle devrimin ateşini yaktı. ABD, Ortadoğu’daki en güçlü müttefikini kaybetti. Yeşil Kuşağın üçüncü önemli ülkesi Türkiye bir iç savaşa doğru sürüklenirken, ABD desteğiyle 12 Eylül İhtilali gerçekleştirildi.

12 Eylül 1980 sonrasında ABD ve NATO planları çerçevesinde, İran ve Şii Siyasal İslamcılık tehlikesine karşı Türkiye’de Sünni İslam’ın güçlendirilmesi için pek çok çalışmalar yapıldı. ABD’nin bir yandan Afganistan’da Ruslara karşı savaşacak Radikal İslamcılara, diğer yandan da İran Şii Siyasal İslamcılığına karşı Asya ve Ortadoğu’da faaliyet gösterecek Ilımlı bir Sünni İslamcı harekete ihtiyacı vardı.

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA bu dönemde yukarıdaki amaçlar çerçevesinde iki önemli Hizmet Hareketi’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. Seçilen ilk Teolog, “Global Cihadın Babası” (Father of Global Jihad) olarak bilinen Filistinli Sünni İslam ideoloğu (Şam Üniversitesi mezunu) Dr Abdullah Azzam oldu. Pakistan Gizli Servisi’nin (ISI) yardımıyla, 1984 yılında Afganistan’da Rus işgaline karşı savaşacak Mektebu’l Hidamati’l Mücahidin El Arab (Arap Mücahitlerine Hizmet Bürosu) örgütü kuruldu. Bilindiği gibi bu örgütün siyasi sorumlusu Lübnan Amerikan Üniversitesi’nde CIA adına eğitim gören ve sonraki yıllarda Bush’un Ortadoğu Danışmanı olan Zalmay Halilzad, Lojistik ve Finans Sorumlusu ise yine CIA tarafından eğitilen Usame Bin Laden idi. 1989’da Rus işgali sona erip Sovyetler dağılınca Dr Abdullah Azzam, CIA tarafından bir bombalı araçla öldürüldü. Laden de El Kadie’nin kuruluşuna başladı.

ABD’nin Türkiye, Asya ve İslam dünyasına yönelik kurduğu ikinci büyük Hizmet Hareketi için ise bir başka Teolog Fethullah Gülen seçildi. 12 Eylül’e doğru hızla yükselen iç çatışma sürecinde Gülen tarafından önderlik edilen Nurcular, Orduyu öven birçok yazılar yayınladılar. Ne tesadüf ki, Cemaatin ilk ve en önemli yayın organı Sızıntı dergisi de Humeyni’nin İran’a ayak bastığı 1979 Şubat ayında yayın hayatına başlamıştı. Gülen’in 12 Eylül’den bir hafta önce, İzmir Bornova’daki vaazının ardından Cami’de Turgut Özal ile bir görüşmesi oldu. 11 Eylül günü 20 günlük rapor aldı. İhtilali takiben görevini sürdürmedi, 45 günlük bir rapor daha aldı ve sonrasında da vaizlik görevinden istifa etti. Fethullah Gülen 12 Eylül sonrası arananlar arasındaydı. Bununla birlikte, Ülkücü, Devrimci ve Milli İslamcı gruplara yönelik tutuklamalar, mahkemeler sürerken Gülen 1986 yılına kadar bir sıkıntı yaşamadan Anadolu’nun pek çok şehrini dolaştı. Kısmen Kürtçü bir akım olan Nurcular ile ve –Şeyhi Suriyeli- Menzil Grubu ihtilal sonrasında ciddi bir takibata uğramadılar. 1980 sonrasında, Milli bir çizgi sürdüren Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi çevreleri içerisinde Radikal İslamcı düşünceler hızla yayılmaya başladı. Bu dönem Radikal hareketler için de büyük bir eğitim ve örgütlenme dönemi oldu. Türkiye’den pek çok kişi savaşmak için Afganistan’a gitti.

Altı yıl boyunca bütün Türkiye’yi gezen ve sessiz örgütlenme faaliyetini devam ettiren Fethullah Gülen, 12 Ocak 1986’da Burdur yolunda bir trafik kontrolünde tesadüfen gözaltına alındı, İzmir’e getirildi ancak Özal’ın talimatıyla serbest bırakıldı. Bu tarihten itibaren Gülen’in yıldızı parladı, Diyanet Teşkilatı’nda yeniden görev aldı ve konuşmalarına başladı.

Esasen Cemaat, 1979 yılını takiben adeta bir İstihbarat Örgütü gibi yapılandırılmıştı. Bütün büyük örgütlerde olduğu gibi Cemaat de Üst ve Alt Yapı’dan oluşuyordu. Üst Yapı planlıyor ve Alt Yapı uygulama ve hizmet alanında çalışıyordu. Cemaatin temel hedefi, Türkiye’nin Üst Yönetimine insan yetiştiren Mülkiye, Askeriye ve Polisiye idi. Bu çerçevede Evler ve Dershaneler, bu kadroları yetiştirmek için birer karargâh vazifesi gördüler. Evlerdeki örgütlenme biçimi, takma isimler ve Hücre yapılanması şeklinde en ince ayrıntılarına kadar planlanmıştı. Askeri okullara yönelik faaliyetler, 1981-1982 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da tespit edildi ve pek çok öğrencinin okullarla ilişkisi kesildi.

1982 yılında İzmir’de başlayan sivil okullaşma süreci, 1989’da Sovyetlerin yıkılmasını takiben bir anda Türk Cumhuriyetlerine açıldı. Gülen’in İstanbul ve İzmir ağırlıklı haftalık vaazları Cemaatin hızla büyümesini ve güçlenmesini sağladı. 1990’lı yılların başından itibaren Cemaat ABD’de özel bir örgütlenme ve gelişme gösterip, dünyadaki faaliyetlerini organize etmek için büyük bir Yönetim Merkezi oluşturdu.

Cemaatin bu dönemdeki en önemli stratejilerinden birisi, ABD’nin Avrupa-Asya stratejisine uygun olarak Ortodoks ittifakına karşı Katolik dünyasıyla ve kurumlarıyla yakın ilişkiler kurmak, İslam dünyası ile yakınlaştırmaktı. Bilindiği gibi 1989’da iki Almanya da birleşmiş ve Birleşik Almanya, Rusya ve İran arasında ABD karşıtı çok önemli ve tehlikeli bir ittifak ortaya çıkmıştı. Nitekim Cemaatin rahatlıkla örgütlenemediği bir ülke de Almanya ve onun etkinlik alanı olan Orta Avrupa ülkeleriydi.

Gülen’in ABD seyahatleri arttı. Cemaat Okulları, ABD’nin doğrudan giremediği ülkelerde ve özellikle Eski Sovyet cumhuriyetlerinde Amerikan İngilizcesi temelli eğitimi ile en önemli eğitim kurumları oldular. Ülke yöneticileri ve bürokratlarının çocukları bu okullarda eğitim almaya başladılar. Bu yıllardan itibaren Cemaat ile CIA arasındaki ilişkiler en üst düzeye çıktı ve ortak bir istihbarat ağı kurdular.

1990’lı yılların ortasından itibaren, CIA kontrolündeki Cemaat, Türk siyasetini şekillendirmeye yöneldi. Bunun en önemli dış nedeni, ABD’nin Irak’ı ilk işgal planı olan Birinci Körfez Savaşı’nın başarısızlığa uğramasıydı. ABD, Türkiye’nin Silahlı desteği olmadan Ortadoğu’yu şekillendiremeyeceğini görmüştü. Bu yüzden, Amerikan çıkarları için savaşacak bir Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve İran tehdidine karşı duracak ılımlı bir Sünni Siyasal Yönetime ihtiyacı olmasıydı. Bilindiği gibi, ABD’nin Musul petrol bölgesinin işgal edilerek -Kürdistan ile birlikte- Türkiye’nin kontrolüne verilmesi planı Turgut Özal tarafından benimsenmiş ancak Türk Silahlı Kuvvetleri buna karşı çıkarak Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı istifa etmişti.

Cemaatin CIA tarafından güçlendirilmesinin en önemli iç sebebi ise, ABD ve İsrail’in öncelikli tehdit olarak gördüğü Milli Görüş Hareketi’nin siyasi alandaki başarısıydı. Almanya, bu yüzden de Milli Görüş Hareketi’ne büyük destek veriyordu. Cemaat bu yıllarda medya, finans, sivil toplum ve üniversite alanlarında görülmemiş bir örgütlenme atağı başlattı. Fethullah Gülen, artık ülke sorunları ve yönetimine ilişkin her konuda kamuoyuna açıklamalar yapıyor, siyasi parti liderlerinden, Patrik Bartholomeos’a kadar pek çok önemli isimle görüşmeler gerçekleştiriyordu. 1995 seçimlerinde Refah Partisi % 21.37 oy alarak 158 milletvekili ile birinci parti olunca, Fethullah Gülen, Necmettin Erbakan’a karşı açıkça tavır aldı ve ağır eleştirilerde bulundu. 28 Şubat 1997 bildirisini takiben ise aynen şunları söyledi: “Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat.

Bu dönemde ABD İstihbarat Kurumları ve NATO, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik de özel operasyonlara başlamışlardı. Bir yandan İslamcı çevrelere karşı sert tedbirler alınması için Silahlı Kuvvetleri kışkırtıyor, diğer yandan da İslamcı gruplarla gizli uzlaşmalar ve görüşmeler yapıyorlardı. NATO tarafından hazırlanan tehdit algılamalarında, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki dindar subaylara özellikle vurgu yapılıyordu. Bu yüzden, 28 Şubat sonrasında, Cemaat mensubu çok sayıda subay ile birlikte, dindar ve milliyetçi birçok subay da aynı gerekçelerle ya sürgüne uğradı ya da Ordu ile ilişkileri kesildi. ABD’nin ikiyüzlü tavrı Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de büyük rahatsızlıklara yol açmaya başladı. Türkiye’nin çıkarlarına aykırı ABD talepleri, bazı generaller tarafından NATO’nun da sorgulanmasına neden oldu. Türkiye, siyasi ve askeri alanda ciddi bir kaos yaşadı. İnsanlar kime hizmet ettiklerini bilmeden inançları çevresinde birer taraf oldular. Bu iç çatışma sürecinde, Erbakan’ın ılımlı tavrına karşı, son derece radikal ve duygusal önlemlere başvuruldu ve 28 Şubat süreci yaşandı. 28 Şubat’tan birkaç gün sonra Fethullah Gülen Amerikan Hastahanesinde sağlık kontrolünden geçirildi ve Haziran ayında da sağlık sorunları sebebiyle ABD’ye giderek bir daha geri dönmedi.

Bu süreci takiben, CIA’nın kontrolündeki Cemaatin Türk siyasi hayatını şekillendiren en önemli çalışması Abant Toplantıları oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulma zemini bu toplantılarda hazırlandı. ABD’nin tehdit algılamasında öne çıkan Milli Görüş Hareketi parçalandı. Cemaat, İktidar hedefine ulaştıktan sonra Mülkiye, Askeriye ve Polisiye hedeflerine yoğunlaştı. Mülkiye ve Polisiye üzerinde tam kontrol sağlandıktan sonra Askeriye’ye yönelik operasyonlara başlandı. ABD Yönetiminin, 2003 Irak işgali öncesindeki Tezkere krizinden sorumlu tuttuğu TSK’yı Terbiye ve Islah operasyonu başlatılarak, Cemaat eliyle yürütüldü.

Bu ve benzeri olaylar artık bütün detaylarıyla Türk kamuoyu tarafından açıklıkla biliniyor ve tartışılıyor. Bununla birlikte, tam açıklıkla dile getirilmeyen en önemli konu Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben Ortadoğu’daki en önemli soğuk savaşın Türkiye ile ABD arasında olduğu. ABD’nin, Afganistan’da Pakistan Ordusu’nu kullandığı gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de Ortadoğu’da kullanma düşüncesi bir türlü gerçekleştirilemedi. ABD, Türkiye’yi bir Müttefik olarak değil Hizmetkâr olarak görmek istediği için iki ülke arasındaki Örtülü Savaş hala sürüyor. Cemaat bu süreçte ABD’nin Türkiye’deki en önemli Beşinci Kol Örgütü olarak görev yaptı ve yapıyor. Ancak bu gerçeği bütün Cemaat mensuplarının bildiğini ve gördüğünü söylemek de çok zor. Cemaati yöneten üst yapının yürüttüğü bu ortaklıkta kullanılan ve en büyük sıkıntıyı çekenler alt yapıda bulunan Hizmet Ordusu. Sadece Abilerden gelen talimatları uygulayan geniş bir kesim, bugün gözü kapalı yaptıkları yanlışların ve hukuksuzlukların bedelini ödüyor. Geride bekleyen gözü yaşlı aileler ve çocuklar yine “Cevşen” okuyarak bu sıkıntıların biteceğini umuyorlar.

Türkiye’nin kaderini etkileyen iki önemli örgüt PKK ve Cemaat ile mücadelede şu gerçeği çok iyi görmek gerekiyor. Örgütlerin üst yapıları ile alt yapıları, bağlıları ve sempatizanları her zaman ayrı tutulmalıdır. PKK ve Cemaat’in üst yapılarının doğrudan yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolünde olduğu artık son derece açık. PKK Terör Örgütü ve Cemaat ile mücadele ederken, yanlış da olsa bu örgüte sempati duyan insanları da düşman görmek, ülkemizin huzur ve barışını tehlikeye düşürür. Buradaki en önemli amacımız; insanlarımızı bu örgütlerin Üst Yapılarının örtülü ilişkileri konusunda aydınlatmak ve bu örgütlerin etkinlik alanından kurtarmak olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve askeri kurumlarının en önemli hedefi öncelikle her iki örgütün de üst yapısına yönelik operasyonlara ve psikolojik mücadeleye ağırlık vermesidir.

Önümüzdeki günler ve aylar gerçekten çok ciddi sorunlara gebedir. Bu dönemde Milli Birlik ve Beraberliğimizi korumak, provokasyonlara karşı dikkatli olmak, Devlet tarafından alınan kararları desteklemek ve huzuru bozacak eylemlerden uzak durmak her zamankinden çok daha önemlidir.

Bu süreç, doğrudan Türkiye’nin varlığını ve birliğini ilgilendiren bir süreçtir ve Hükümet ile birlikte Muhalefet ve Milli Güçler’in de bunu dikkate alarak titizlikle hareket etmesi gerekir. Suudi Arabistan’daki –bana göre planlı- iktidar değişikliğinin ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan şu anda Ortadoğu’daki en önemli hedef durumuna gelmiştir. Tunus’daki birleşme ve uzlaşma süreci, Türkiye olarak bize de örnek olmalıdır. Kısır tartışmaların yapıldığı seçim sürecinde herkes birlik ve beraberliğe sürekli vurgu yapmalıdır.

Bilim adamları, Medya ve aydınların görevi de bu dönemde düşmanlığa değil, huzura su taşımaktır. Bu dönemde herhangi bir çevre, örgüt, devlet veya istihbarat kuruluşundan korkarak gerçekleri söylemek ve savunmaktan kaçınmak korkaklık ve çok ağır bir vebaldir.

Burada ayrıntısına giremediğimiz birçok konuyu da diğer yazılarımızda bulabilirsiniz. Bu yazının amacı Cemaat’in Örgüt Yapısı’ndan ziyade Dünya ve Bölge Stratejisi açısından genel konumunu özetle ifade etmektir. Örgüte ilişkin, özellikle Güvenlik kurumlarımızdan emekli olmuş kıymetli bürokratların önemli çalışmaları yayınlanmıştır. Şu iyi bilinmelidir ki, Cemaat ile CIA ilişkisi 1979’da başlayan, 1980’den sonra güçlenen, 1990 sonrasında ortak eylem ve istihbarat aşamasına geçilen, 2000’den sonra ise Türkiye’nin siyaset ve güvenlik birimleriyle tam kontrolünü hedefleyen bir plandır.

Paylaş / Share
  •  
  •  
  •  
  •  
  •