Batı ile İslamcıların Vahşi Dostluğu

Her ne kadar Batı karşıtı olduklarını iddia etseler de, yakın tarih boyunca Batı ile en yakın işbirliğini kuran, Batı’dan en büyük desteği gören, Batı menfaatlerine hizmet eden ve kullanılanlar da İslamcılar olmuştur. Bunun en açık örneklerini şu şekilde özetleyebiliriz:

Dostluğun Dayandığı Temel

Batı’nın İslam dünyasına ve Ortadoğu’ya olan ilgisinin temelinde enerji kaynakları vardır. Sanayi Devrimi’ni takiben katı yakıta alternatif olan en önemli sıvı yakıt (petrol) kaynakları İslam dünyasında idi. 1870’li yılları takiben ilk keşfedilen İran (Azeri) ve Irak (Musul ve Körfez) petrollerinin ele geçirilmesi için Rusya, Almanya ve İngiltere birçok planlar geliştirdiler.

Almanya bu amaçla 1889 yılında Berlin – İstanbul, 1899 yılında Berlin – Bağdat Demiryolu hattı için Osmanlı Devleti ile anlaşmalar gerçekleştirdi ve Demiryolu hattı boyunca da yeraltı kaynaklarını işletme hakkına sahip oldu. İngilizler ise, Körfez petrolünün aktarımı için deniz yolları hâkimiyetine öncelik verip 1882’de Mısır ve Süveyş’i, 1880 ve 1890’da Bahreyn ve Katar gibi Körfez ülkelerini işgal etti. Ardından, Irak’tan Akdeniz’e karasal geçiş hattı kurmak için Ürdün’ü kontrol altına alıp, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma çalışmalarına başladı. Bu arada Rusya, 1885 yılında Orta Asya’yı işgal etmiş, Azeri petrolleri konusunda Almanya’ya karşı İngilizlerle ortaklığa yönelmişti.

Bu yıllarda, İngiliz Gizli Servisi’nin desteği ile 1921’de İran’da işbaşına gelen Şah Rıza, Türk Kaçar Hanedanı’nı yıkıp, Fars Pehlevi iktidarını kurmuştu. Türk dili ve kültürüne dair herşey yasaklanmış, Fars milliyetçiliğinin önü açılmıştı. Bu yıllardan itibaren İran Petrolleri başta British Petrol olmak üzere tamamen Batılı petrol şirketlerinin imtiyazına geçti. Yıllar içinde (Musaddık gibi) millileştirme gayretleri de CIA destekli askeri darbelerle önlendi.

İngilizler, Musul petrol bölgesini özel mülkü ilan eden II. Abdulhamit’i devirmek için, bir yandan Ermeni ve Kürtlerin ağırlıkta olduğu azınlıkları kullanıp isyanlar tertip ederken, bir yandan da Bin Hüseyin ve Oğlu Abdullah ile Bin Suud (Vehhabi) gibi Arap işbirlikçileriyle Osmanlı’yı arkadan vurdu. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yıkılınca da, Anadolu’yu Batı işgalinden kurtaran Atatürk ve Milli Mücadele’ye karşı Hilafetin ve İslamın savunucusu rolünü üstlendi.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Fransızlar 1,5 milyon asker kaybı ile Ortadoğu’dan çekilip, Almanlar ve İtalyanlar yenilgiyi kabul ederken İngilizler geride kalan 1 milyona yakın asker gücüyle İslam topraklarının tek hâkimi olmuşlardı. Arap dünyasını parçalayarak başına kukla diktatörler getirdiler. Yakın dönem Arap Tarihçisi Said Aburiş “Vahşi Bir Dostluk – Batı ve Arap Elitleri” isimli kitabında bu dönemi şöyle tanımlıyordu: “İslam, İngiliz yanlısı liderlerin rüşvet, tiranlık ve hakimiyetini meşrulaştırmak için kullanılan bir araçtı.”

Vahşi Dostluğun En Güzel Örneği

Nitekim de öyle oldu. Batı emperyalizmi ile gerçek anlamda mücadele eden Ortadoğulu Milliyetçiler, karşılarında hep Batı tarafından korunan, yönlendirilen ve desteklenen İslamcıları buldular. Bunun en önemli örneği Mısır’daki Müslüman Kardeşler idi.

1928 yılında Mısır İskenderiye’de masum ideallerle kurulan Müslüman Kardeşlerin kurucusu Hasan El Benna, okul yıllarında Ferit Vecdi ve Reşid Rıza gibi Arap Milliyetçisi düşünürlere ilgi duyuyordu. Ancak örgüt İngiliz Gizli Servisi’nin çalışmaları ile Mısır’daki İngiliz hakimiyetine karşı çıkan Milliyetçi grupların gelişmesini önlemek için kullanıldı. Alman Gizli Servisi’nin Müslüman Kardeşler içerisinde Almanya sempatizanları oluşturma çalışmasına karşın, MI6 Ajanı Freya Stark da Kuzey Afrika’ya doğru yayılan Müslüman Kardeşler ile güçlü bağlar kurdu. 1942 yılındaki El Alameyn Savaşı’ndan sonra Almanya Kuzey Afrika’dan çıkmak zorunda kaldı.

1945 yılında Mısır Hükümeti, İngilizlerin Süveyş ve Sudan’dan çekilmesini resmen isteyince, Müslüman Kardeşler ile Hükümet arasında gerginlikler başladı. Dönemin Başbakanı Nuğraşi Paşa 1948 yılında bir İhvan mensubunca öldürüldü. 12 Şubat 1949’da ise Mısır Gizli Servisi Hasan El Benna’yı suikastla ortadan kaldırdı.

İkinci Dünya Savaşı ve takip eden yıllarda İngiltere, İslam dünyasındaki mirasını ABD’ye devretmiş ve MI6 kanalıyla istihbarat ve bilgi kaynağı olarak etkinliğini ve varlığını sürdürmüştü. Benna’dan sonra, 1949 – 1951 yılları arasında ABD’ye giden ve burada CIA tarafından eğitilen Seyyid Kutup, kısa zamanda Müslüman Kardeşler içerisinde fikir önderi oldu. Seyyid Kutup’un Mısır’a dönüşünden bir yıl sonra Müslüman Kardeşler’in de desteği ile Albay Cemal Abdunnasır askeri bir darbeyle işbaşına geldi. Ancak Abdunnasır’ın İngiliz karşıtı Milliyetçi politikaları yüzünden Müslüman Kardeşler ile tekrar gerginlik başladı.

Abdunnasır 1956 yılında İngiltere’nin Süveyş’teki etkinliğine fiilen son verdi, İngiliz ve Fransız Kuvvetleri Süveyş’e, İsrail ise Gazze’ye saldırdıysa da BM’nin araya girmesiyle Kanal Mısır’da kaldı. Abdunnasır bir anda Arap Kahramanı oldu. Rusya ile yakınlaşan Cemal Abdunnasır’a karşı, ABD, İngiltere ve İsrail Gizli Servisleri büyük çalışmalar yaptılar. ABD Gizli Servisi CIA bu dönemde henüz yeni kurulmuştu ve Ajan Miles Copeland’a göre; Amerikalılar İslam dünyasında hizmet edecek Müslüman bir Billy Graham (Ünlü Evanjelist Hıristiyan Vaiz) ararken, Müslüman Kardeşler ile işbirliği yolunu seçtiler. Nasır’dan bir an önce kurtulmak için bu dostluğa ihtiyaçları vardı. İngiliz Başbakanı Anthony Eden Nasır hakkında şunları söylüyordu: “Adamın elleri gırtlağımızda. Müslüman Mussolini yokedilmeli. Onu ortadan kaldırmak istiyorum, Mısır’da anarşi ve kaos olacakmış umurumda değil!

MI6 Ajanları Nasır’ı ortadan kaldırmak için İslamcı Wefd Partisi ile yakın görüşmelere başladılar. BBC, Arap Haber Ajansı, Londra Basın Servisi gibi medya kuruluşları harekete geçirildiler. Müslüman Kardeşler tarafından Nasır’a yönelik 4 suikast girişimi yapıldı. İngiltere Mısır’a karşı İsrail ile ortaklaşa askeri harekât planları hazırladı ve nihayet 1967 Savaşı gerçekleşti, Mısır ve Nasır, Batı’nın istihbarat ve askeri yardımlaşması sonucu yenildi. Sina, Gazze, Batı Şeria ve Golan Tepeleri İsrail tarafından işgal edildi.

1967 yenilgisi Müslüman Kardeşlerin gücüne güç kattı ve yenilginin sebebi “İnançsızlığa” bağlandı. 1970 yılında Nasır ölünce yerine Enver Sedat geçti ve Müslüman Kardeşlerin hapisteki bütün üyeleri serbest bırakıldı. Suudi Arabistan ile Mısır yönetimi arasında yakın ilişkiler başladı, Müslüman Kardeşler ile Dava ve İ’tisam Hareketleri arasında işbirliği kuruldu. 1973 Ekiminde, Mısır ve Suriye’nin İsrail’e karşı giriştiği saldırıdan da bir sonuç çıkmadı. Ancak takiben Arap ülkelerinin petrol ambargosu ile varili 3 dolar olan petrol bir yıl sonra 12 dolara yaklaştı. Bir yıl bile dolmadan, Arap Ülkeleri ABD’ye olan ambargo kararından vazgeçtiler.

Yeşil Kuşak İdeolojisi

1970’li yıllarla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin Yeşil Kuşak Teorisinin ideolojik destekleri arasında Müslüman Kardeşler başı çekti. Mısır’daki İhvan hareketinin bir uzantısı Suriye’de Esad rejimine karşı, bir uzantısı Tunus’ta Habib Burgiba’ya karşı, Cezayir’de ise Sosyalist hareketlere karşı Batı tarafından önemli destek gördü. Pakistan ve Afganistan’da temelde aynı çizgide olan Cemaati İslamiye Hareketi de ABD’nin bölgedeki en güçlü işbirlikçisiydi. 1971’de iktidara gelen Zülfikar Ali Butto, İslamcı hareketlerin ittifakı karşısında 5,5 yıl dayanabildi. Ardından, ABD ve İslamcıların desteğiyle darbe yapan Ziyau’l Hak, 1978’de Pakistan’da yönetimi ele geçirdi. Şeriat temel yasa kaynağı ilan edildi. Afganistan’daki Rus işgaline karşı CIA’nın organizasyonuyla Taliban hareketi kuruldu. El Kaide’nin kurucucu Usame Bin Laden CIA ile birlikte Rus işgaline karşı büyük başarılar kazandı. Ziyau’l Hak’ın 10 yıllık iktidarı, 1988’de meçhul bir uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu.

ABD, 1989’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben yeni bir strateji geliştirdi. “Tehditle Varolma Stratejisi” olarak tanımladığım bu yöntemle, ABD için tehdit oluşturan veya gelecekte tehdit oluşturacağı düşünülen kişi ve gruplar önce desteklenerek ciddi bir Tehdit haline getirildi. Ardından, işbirliği yapılan karşı güçlerle bu tehditler yok edilmeye çalışıldı. Nitekim Afganistan’da Taliban ve El Kaide’nin güçlenmesine göz yumup bir tehdit haline getirdikten sonra, planlı bir 11 Eylül Operasyonu ile Afganistan’ı işgal etti. İran’a karşı Humeyni’nin işbaşına gelmesinden 6 ay sonra işbaşına getirip 8 yıl savaştırdığı Saddam Hüseyin’in Halepçe katliamına ve Kuveyt işgaline sessiz kabul gösterdikten sonra, uydurma bahanelerle de Irak’ı işgal etti. Bu şekilde dünyanın iki önemli enerji bölgesinin merkezine yerleşmeyi amaçladı ancak, hiç de umduğu gerçekleşmedi. Afganistan ve Irak işgallerinde ekonomik ve askeri olarak büyük kayıplar verdi ve sonunda geri çekilme kararı aldı. El Kaide fikriyatı, Rus Gizli Servisi desteğinde bütün İslam dünyasına yayıldı ve eylemler gerçekleştirdi.

Büyük Ortadoğu ve Arap Baharı

İslamcı hareketlerin Almanya ve Rusya nüfuz alanına yönelmesi, Afganistan, Irak ve İran tecrübeleri ABD’yi yeniden İslamcı hareketlerle işbirliğine yöneltti. NATO’nun Arap Baharı Operasyonu ile birlikte Fas’tan İran’a kadar olan İslam coğrafyasında Müslüman Kardeşler örgütlerini birer birer iktidara taşıdı. Mısır’da milyarlarca dolar harcayarak Mursi’yi destekleyen Soros, kendisini bu konuda eleştirenlere “Gelecekteki muhtemel düşmanlarımızı demokrasiye entegre ediyoruz!” şeklinde yanıt vermişti. Ancak Müslüman Kardeşler iktidarları demokrasiye entegre olmak yerine Demokratik Hilafet özlemine kapıldılar ve yönettikleri ülkenin siyasi, hukuki ve ekonomik düzenlerini kendi inançlarına göre şekillendirmeye başladılar. Şarku’l Avsat’ta yazan bir uzmanın ifadesiyle; “Hz Muhammed’in barış ve huzur mesajı yerine, düşmanlık, kin ve intikam duygularıyla hareket ettiler”.

Son yıllardaki bu hızlı gelişmeler, ABD’ye tek çıkış yolu bıraktı. İslamcı diktatörlükleri, seküler diktatörlerle yıkmak. Burada hep bir ihtimal aklıma takılıp kalır. “ABD, gerçekten Siyasal İslamcılar ile çalışma kararı mı almıştı, yoksa sonradan ortadan kaldırtmak için Siyasal İslamcılık Tehdidi’ni bilerek mi desteklemişti.” Türkiye ve Ortadoğu’da gelişen olaylara baktıkça ikinci ihtimali daha akla yakın bulmaya başladım diyebilirim. Aynen Mısır örneğinde olduğu gibi, ABD ve Batı’nın sessizliği “Müslümanı Müslümana Kırdırmak” hedefinden başkasını akla getirmiyor.

Ancak şu var ki, ABD –aynen İngiliz imparatorluğunun kaderi gibi- gelecekte bu topraklara tutunacak dost ve müttefikler bulamayacak. Adnan Menderes, Hüsnü Mubarek yakın tarihten en önemli örnekler.

Bu sebeple, Türkiye olarak bir an önce aklımızı başımıza almalıyız. ABD, ne bu ülkenin Ulusalcılarını, ne Milliyetçilerini ne de İslamcılarını sever. Bizlerin birbirimize olan düşmanlığı sadece Batı emperyalizmine hizmet eder. Afganistan, Pakistan, Irak ve Kuzey Afrika’da Müslümanlar tarafından öldürülen Müslümanların sayısı milyonları aştı. Mısır’da Mursi taraftarlarının ölümüne kıyameti koparanlar, o milyonlarca Müslümanın, yetimin, kadının gözyaşlarına ortak olmuşlar mıydı? Yoksa, bu Müslümanların katili olan ABD ile işbirliği yaparken insanlıklarıyla birlikte dinlerini de unutup dünyaya mı dalmışlardı?

Yüce Allah Kuran’da buyuruyor ki;

“Allah kullarına zulmetmez!” “Başınıza gelen kötülükler, kendi ellerinizin yaptıkları yüzündendir!” “Kim yaptığı haksızlıktan sonra pişman olursa, Allah da onu bağışlar ve merhamet eder”

Paylaş / Share
  •  
  •  
  •  
  •  
  •