İslam’da Şeriat

Günümüz İslam toplumlarında belki de en fazla tartışılan ve anlaşılmayan konuların başında “Şeriat” kavramı gelir. İslamın temel kaynağı Kuran olduğuna göre; “Şeriat” kavramı ve türevlerinin anlamını öncelikle orada aramak gerekir. Çok tartışılan bu kelime Kuran’da sadece şu yerlerde geçer:[1]

& {Şeraa lekum min ed-Dini…} 13> O Size dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Şeriat yaptı ki; dini doğru tutun ve onda ihtilafa düşmeyin… <<Şura/065/MK/42>

& {Şerau lehum min ed-Dini…} 21> Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği dinden şeriatlar koyan koyan ortakları mı var? <<Şura/065/MK/42>

& {Sümme caelnake ala şeriatin…} 18> (İsrail Oğullarından) sonra bu işte (Kitab, Hüküm ve Peygamberlik konusunda) seni de bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy. Bilmeyenlerin keyiflerine uyma. <<Casiye/068/MK/45>

& {Yevme septihim şeraan…} 163> Onlara deniz kıyısındaki şehrin durumunu sor. Onlar Cumartesine saygısızlık edip sınırı aşıyorlardı. Cumartesi şeriatına (hükmüne) uydukları zaman, balıklar onlara akın akın geliyor, Cumartesine uymadıkları zaman ise, balıklar gelmiyordu. Yoldan çıkmaları yüzünden onları böylece sınıyorduk. <<A’raf/042/MD/7>

& {Likülli caelna minkum şir’aten} 48> Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak bu Kitab’ı hak ile indirdik. Artık onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma. Sizden her biriniz için bir şir’at (şeriat) ve bir minhac (yöntem) belirledik. Allah isteseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleri üzerinde sizi sınamak istedi. O halde hayır işlerine koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz konuda haber verecektir. <<Maide/115/MD/5>

Yukarıda asıl ifadelerini de verdiğimiz ayetler, Nüzül, yani geliş sırasına göredir ve özellikle son ayet konuyu toparlamaktadır.

Bu konu ve bu ayetle ilgili olarak, son yüzyılların en büyük bilginlerinden olan Şah Veliyullah Dehlevi, ünlü eseri Hüccetullahi’l Baliğa’da şunları ifade ediyor :

«İbn Abbas bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir : “Yüce Allah, her din için ayrı bir yol ve ayrı bir şeriat koymuştur. Yüce Allah, zamanın şartlarına göre bunları ayrı ayrı kılmıştır…” Aynı konuda Yüce Allah, bir başka ayette şöyle buyurmaktadır : “Her ümmete, yapmaları için ayrı ayrı ibadetler koyduk” (Hacc/68). Yani, her ümmetin yerine getirmekle yükümlü olduğu ayrı bir şeriatı ve ayrı bir ibadet şekli vardır. Şunu iyi bil ki, bütün peygamberlerin Yüce Allah tarafından getirmiş oldukları dinin aslı birdir. Bu dinin temel esas ve inançları; bütün peygamberlerin öğrettiklerinde ve bildiklerinde aynıdır. Bu hususta zerre kadar bir farklılık yoktur. Ayrılık, sadece şeriat ve ibadetlerdedir. Yüce Allah her peygambere, ayrı şeriat ve ayrı ibadet şekli göndermiştir.

İyi bil ki, peygamberlere gönderilen şeriatların değişik ve ayrı olmasının sebeplerinden biri de hiç şüphesiz, her milletin sosyal yapısının değişik olmasıdır. Her milletin, içinde bulunduğu kötü adetlerini ve bozuk sosyal yapısını düzeltmek gayesi ile Yüce Allah, peygamberlerini değişik şeriatlar ile göndermiştir. Mesela : Nuh peygamberin kavmi, kuvvetine ve arzularına uyan, doğru yoldan çıkan sapık bir milletti. Bunun üzerine Yüce Allah, Hz Nuh’a gönderdiği şeriatta devamlı oruç tutmalarını buyurmuş ve böylece nefislerini ıslah etmeyi istemiştir. Hz Muhammed’in ümmetinin zayıf bir ümmet olması dolayısı ile de onlardan bu ağır yükü kaldırmış ve sadece yılda bir ay oruç tutmayı emir buyurmuştur. Gene, gerek Hz Nuh ve gerekse Hz Nuh’tan sonra gelen peygamberlerin şeriatlarında, savaşlarda elde edilen ganimet malları helal kılınmamıştı. Hz Muhammed’in ümmetinin maddi imkanları bol ve fazla olmadığından dolayı, O’nun ümmeti için ganimet malları helal kılındı.

İyi bil ki, insanların ihtiyaçları ve durumları çağlara ve devirlere göre değişmektedir. İşte bu yüzden, her çağ ve devirde gelen ayrı ayrı peygamberlerin, beraberlerinde getirmiş oldukları şeriatlar da değişik olmuş ve zamanın ihtiyaçlarını karşılamıştır.

Geçmişte her milletin kendisinde saklı bulunan bilgisi, tecrübeleri, inançları, kanaatleri, adetleri olmuştur. Bunların, o milletler üzerinde o derece tesirleri olmuştur ki, onları bu tesirlerden kurtarmanın asla imkanı olmamıştır. Adeta bunlar kuduz mikrobu gibi, üstün ve çaresiz bir tesir göstermektedir. İşte Şeriatlar, her milletin içinde yerleşen bu adet ve kanaatlere uygun olarak gönderilmiştir. İsrail oğullarına devenin etinin ve sütünün haram, İsmail oğullarına helal kılınmasının sebep ve hikmetleri budur. Şeriatlar, hep bu yüzden ayrı ayrı olmuşlardır. Mesela : Yahudiler, kız kardeşinin kızı ile evlenirlerdi. Çünkü onlar, kız kardeşlerinin kızını baba tarafından düşünürlerdi. Baba tarafı yabancı olunca da onunla evlenmekte bir sakınca görmezlerdi. Bu bilgi, adet ve inanç eskiden aralarında vardı. Onların şeriatları da buna göre düzenlenmiş oldu. Araplar ise, kız kardeşinin kızını annesi gibi düşünürlerdi. İşte, bu yüzden de bizim şeriatımız, kız kardeşinin kızı ile evlenmeyi yasakladı. Yahudiler, annesinin karnındaki buzağıyı veya süt emen buzağıyı kesip yemezlerdi. Çünkü bunu, Allah’ın yarattığına karşı bir saygısızlık olarak görürlerdi. Araplarda ise, bu ne bilinir ne de düşünülürdü. Bu yüzden de bu, bizim şeriatımızda helal, Yahudilerin şeriatında haram kılındı.»[2]

Bu konudaki kendi açıklamamıza geçmeden önce, bir de son dönemin en büyük Tefsir bilginlerinden birisi olan Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu son ayetle ilgili yorumuna bakalım :

«Şir’a (şeriat) ezman-ü emkine ve ahvalin  ihtilafiyle ihtilaf edebilen füruı din, minhac da daima sabit ve vazıh ve müstemirrolan usuli dindir ki, şir’a bunun teşa’ubat ve tenevvuatı demektir. Her milletin mensub olduğu Peygambere indirilen ahkamı mahsusa birer şir’a, Allaha, Peygamberlere, Ahirete iyman gibi bunların hepsinin müşterek ve müttefik oldukları usulde minhacdır. Bu iki haysiyetledir ki bazı Enbiya ve şerayi’in noktai ihtilafını, bazen de (Şura 13. Ayetteki) gibi noktai ittifakını gösteren ayetler görürüz.»[3]

Yani Hamdi Yazır diyor ki; “Zamanların, mekanların ve şartların değişmesiyle değişebilen, her peygambere ve millete ait özel hükümlere Şir’a (Şeriat) denir ve bunlar dinin aslından değildir. Daima sabit, açık ve sürekli olan kurallara ise Minhac (Temel Usül ve Yöntem) denir ki bunlar da dinin temelidir. İman esasları gibi bütün peygamberlerde ortak olan ve ittifak edilenler Minhac’tır. Kuran ayetlerinin bir kısmı Peygamberlerin ayrıldıkları noktaları, bir kısmı da birleştikleri hususu ortaya koyar.

Allah tarih boyunca gönderdiği her peygambere öncelikle, çağlara, mekanlara ve şartlara göre değişmeyen bazı temel ve ortak esaslar bildirmiştir ki; bunlar İnanç ve Ahlak esaslarıdır. Bilimin gelişmediği ve müspet hukukun olmadığı bu dönemlerde, bazı hukuk kuralları da bildirmiştir ki; bunlar da Siyasi, Hukuki ve Ekonomik kurallardır. Bu kurallar, zamanın, mekanın ve şartların değişmesi ile birlikte her peygambere ve topluma göre değişmiştir. Dinin aslından olmayan bu kurallar, o zamanki toplumun sosyal yapısı, adet ve gelenekleri ile yakından ilgilidir. İslam bilginleri buna “Şeriat” demişlerdir. Her peygamberin şeriatı o toplumun şeriatı, yani hukukudur. Musa Şeriatı nasıl Yahudi toplumunun hukuku ise, Hz Muhammed Şeriatı da Arap toplumunun hukukudur. Şeriat kuralları, toplumdan topluma değiştiği gibi, herhangi bir Şeriat da yine kendi toplumu içinde zamana, mekana ve şartlara göre değişmiştir.

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Siyasal İslamcılık II, Türkiye’de Siyasal İslamcılık, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, Ocak – 2008, İstanbul, sh.491.


[1] Fethu’r Rahman Li Talibi Ayati’l Kuran, el-Makdisi, s. 236.

[2] Huccetullahi’l Baliğa, Şah Veliyullah Dehlevi, s. 18-33.

[3] Hak Dini Kuran Dili, E.Hamdi Yazır, C. III, s. 1698.