Türkçe İbadet

İranlılar, Hz Muhammed‘in arkadaşlarından Selman-ı Farisi‘ye (Ö.655) bir mektup yazmışlar ve Arapçayı bilmediklerini, namazda okumak üzere kendilerine Fatiha Suresini Farsçaya tercüme etmesini istemişlerdi. Bunun üzerine Selman-ı Farisi de Fatiha’yı Farsçaya çevirerek gönderdi. İranlılar bunu namazlarında okudular. Bu bilgi, Hanefi ekolünün en güvenilir kaynaklarından birinde nakledilmişti.[1]

Bu konuyu, yani Kuran tercümesi ile namaz kılma meselesini bir Türk bilgini olan Ebu Hanife‘ye de sormuşlardı. Ona göre; “Kuran lafız olarak, yani Arapça olarak değil, mana olarak Kuran idi. Bu nedenle de Arapça okunduğu gibi Farsça da okunabilirdi. Bir insan Arapça’yı bilse de kendi dilinde ibadet edebilirdi.[2]

Ebu Hanife‘nin ölümünden sonra, O’nun bu görüşü bazı cahil Müslümanlar tarafından bir türlü kabullenilememişti. Dolayısıyla Nuh İbni Meryem adında birisi çıktı ve : “Ebu Hanife’nin bu görüşünden vazgeçtiğini” rivayet etti. Müslümanlar hemen bu rivayete dört elle sarıldılar ve çeviri ile namaz kılınamayacağını büyük bir şiddetle savunmaya başladılar. Halbuki bu adam, yani Nuh İbni Meryem, hadis bilginleri tarafından, uydurma rivayetler yaptığı için “Kazip” yani yalancı olarak belirlenmişti.[3] Ebu Hanife bu görüşünden hiçbir zaman ayrılmamıştı. O’nun iki önemli talebesi olan Ebu Yusuf ve Ebu Muhammed’in görüşüne göre : “Namazı Arapçayı bilen Arapça kılar, Arapçayı bilmeyen ise kendi dilinde kılabilirdi.[4]

Bu uygulama uzun süre devam etti. Yaklaşık 70 veya 80 yıl sonra, 712 yılında İslam komutanlarından Kuteybe, Buhara‘yı fethedip burada bir cami yaptırdığı zaman da yine namazdaki Kuran ayetleri Farsça olarak okunuyordu.[5]

Burada şunu ifade etmek gerekir ki, Arapçayı bilmekten kasıt o lisanı bilmektir. Yoksa, o dilin anlamını idrak etmeden okunuşunu bilmek, Arapça bilmek manasına gelmez.

Diğer bazı İslam kaynaklarında da bu konuda birçok deliller vardı. Tahavi Şerhi‘nin 217. sahifesinde : “Bir kimse Arapçasını iyi bilse bile, namazda Farsçasını okursa, geçerli bir ibadet yapmış olur.” deniliyordu. Hazin Tefsiri‘nin 725. sahifesinde ise : “Bu söz, İbrahim ve Musa’nın kitaplarında da vardır, ayeti namazda Kuran ayetlerinin Farsça okunabileceğini gösterir. Çünkü o kitaplar Arapça değildi.” ifadesi yer alıyordu. İbn Nedim‘in Fihrist adlı eserinde belirttiğine göre : “Ebu Abdullah El-Hüseyin b. Ali b. İbrahim El-Basri adlı birisi Farsça ile namaz kılmanın doğru olduğuna dair ayrı bir kitap yazmıştı.” Hanefilerin en güvenilir kaynaklarından olan Mebsut’ta daha da enteresan bir görüş zikredilmişti. Buna göre; “Eğer Allah’ın sözü olduğundan şüphe edilmez ise, bozulmadığına inanılırsa, Tevrat ve İncil’in bölümleri bile namazda okunabilirdi..

Balıkesirli Devlet Oğlu Yusuf adında bir Osmanlı şairinin yazdığı ilmihal kitabında da bu konuda güzel bir deyiş vardı :

Bu Hanife kim O dur sahip usül,

‘Manidür Kuran’ dili bir kavil ol.

Farisi Kuranı caiz gördü bes,

Kim namazda okusun kılsın heves.

Öyle olacak her dile gerek olur,

Lafz elbet muteber mana olur.[6]

Bu şairin dediği gibi Farsça namaz doğru olursa, Türkçe namaz da doğru olur. Nitekim son yüzyılımızın rasyonalist İslam düşünürlerinden Tantavi Cevheri ve Mustafa El-Meragi de, her milletin kendi dilinde ibadet etmesi gerektiğini söylemişlerdi.

Herhalde bu örnekler, Türkçe namaz için dini deliller isteyenler için geçerli olsa gerektir. Esasen İslam düşüncesinde, her bilginin görüşü ancak kendisini bağlayıcıdır. Asıl olan, insanların bunlardan kendilerince en doğru olanına uymalarıdır. Nitekim, büyük İslam bilginlerinden İmam Şafii‘ye göre de; “Namaz Arapça’dır. Başka dille yapılan ibadet kabul edilmez..

Tabiatıyla Kuran’ın mantığında da, her toplumun kendi dilinde okuması, yazması, ibadet etmesi esastır. Kuran’da bahsedilen geçmiş toplumların ve peygamberlerin sözleri Arapça olarak nakledilmektedir. Diğer ilahi kitaplar ilgili toplumların dilleriyle bildirildiği gibi Kuran da, Hz Muhammed‘in içinde doğduğu Arap toplumunun anlaması için Arapça olarak bildirilmiştir:

Biz Kuran’ı düşünüp öğüt alsınlar diye, senin dilinle bildirip kolaylaştırdık.” “Biz Kuran‘ı anlayasınız diye Arapça olarak bildirdik.” “Eğer Biz Kuran‘ı başka bir dilde indirmiş olsaydık, o zaman : ‘Arap toplumuna yabancı dilde bir Kuran mı?’ derlerdi.”[7]

Dikkatlice incelenirse, namaz ibadetinin sadece dilinin değil, diğer bazı esaslarının da o günün şartlarından kaynaklandığı görülebilir. Çöl sıcağının hakim olduğu Arap Yarımadası’nda, genel olarak güneşin doğmasından önceki aydınlık vaktinde kalkılır ve öğle sıcağına kadar çalışılırdı. Öğle vaktinden ikindi vaktine kadarki sıcağın yoğun olduğu saatlerde uykuya yatılıp dinlenilir, akşama yakın ikindi serinliğinde kalkılarak yeniden çalışmaya başlanırdı. Aydınlatma imkanları sınırlı olduğu için akşam havanın kararmasıyla birlikte herkes evine döner, yatsı vakti dediğimiz zifiri karanlığın çökmesiyle birlikte de herkes gece uykusuna dalardı. Namaz vakitleri de Arap toplumunun bu günlük yaşantısına göre belirlenmişti. Uyanılan ilk aydınlık vaktinde sabah namazı, öğle uykusundan önce öğle namazı, ikindi vaktinde kalkınca ikindi namazı, akşam eve dönüldüğünde akşam namazı, gece uykusundan önce ise yatsı namazı emredilmişti.

Müslümanlar İslamın ilk yıllarında Kabe çevresinde namaz kılarken, gündüz vakitlerinde inkarcılar tarafından rahatsız edilirlerdi. Bu yüzden, gündüz namazlarında okudukları duaları sessiz olarak, gece namazlarında ise sesli olarak okurlardı. Bu uygulama o günden bugüne değişmedi.

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2. Baskı, Aralık – 2010, İstanbul, sh.283.


[1] Kitabu’l Mebsut, Serahsi (Ö.1090), Daru’l Maarif, Beyrut – 1979, I. Cilt, s. 37.

[2] Bedaiu’s Senai, Alauddin Kasani, Mısır – 1327, I. Cilt, s. 112.

[3] Fecru’l İslam, Ahmed Emin, Kahire – 1964, s. 215.

[4] Kitabu’l Mebsut, Serahsi, s. 37.

[5] Tarihu’l Buhara, Ebu Bekir Muhammed b. Cafer El-Nerşahi (Ö.959), Daru’l Maarif, Mısır – 1968, s. 74.

[6] Türk Dili ile İbadet, Besim Atalay, Nebioğlu Yayınevi, İstanbul.

[7] Kuran, Duhan Suresi : 58. Ayet; Yusuf Suresi : 2. Ayet; Fussilet Suresi : 44. Ayet.