Türkçe Ezan

Dr Reşit Galip ve daha sonra Hasan Cemil (Çambel) yönetiminde 7 seçme hafız tarafından, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti‘nin Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında ilk Türkçe ezanın hazırlık çalışmaları yapıldı. Bu ezan, 3 Şubat 1932’de Ayasofya Camii’nde teravih namazından sonra okundu. İlk dil kongresinden sonra  Vakıflar Genel Müdürü, bütün cami görevlilerinin amiri sıfatıyla, makamına bağlı bütün cami ve mescitlere Türkçe Ezan için hazırlık yapmalarını bildirdi.

Türkçe ezanın bestelenmesi için, Konservatuar’dan İhsan görevlendirildi. Bütün gayretlere rağmen, 29 aralık 1932’de başlayacak Ramazan ayına kadar müezzinlerin tamamının yetiştirilmesi mümkün olmadı. Bu sebeble, İstanbul ve diğer illerde Arapça okunmasına geçici olarak izin verildi. Türkçe ezan, Bursa‘da açık bir direnme ile karşılandı. 16 Kasım 1932 tarihinde Vali Fatin Bey başkanlığındaki ezan komisyonunun toplantısından 4 gün sonra, Sadık adında biri Ulu Cami‘de Türkçe ezan aleyhinde bir konuşma yaptı. 1 Şubat 1933’te başlarında Kazan Türklerinden birisinin bulunduğu bir kısım halk, vilayete kadar yürüyerek Arapça ezanın devamını istediler. Bunun üzerine Müftü Nurettin görevinden alındı.[1]

Cuma namazının vaktinin başladığını bildirmek veya ölüm olaylarını duyurmak maksadıyla okunan -Hz Peygamber’i övücü sözlerin yer aldığı- Salat ve Selam‘ın da Türkçeleştirilmesi gerekiyordu. Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, 6 Mart 1933 tarihinde yeni bir tebliğ yayınladı ve “Ezanla ahengi sağlamak ve milli politikaya uygun olmak üzere” bunların da Türkçe olarak okunmasını bildirdi. Türkçe Ezan şu şekildeydi :

“Tanrı Uludur (4 kez). Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak (2 kez). Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’nın elçisidir Muhammed (2 kez). Haydi namaza (2 kez). Haydi felaha (2 kez). Namaz uykudan hayırlıdır (sadece sabah namazında 2 kez). Tanrı Uludur (2 kez). Tanrı’dan başka yoktur tapacak.”

Türkçe Salat ve Selam ise şöyleydi :

“(Ey) Tanrı Elçisi Muhammed!.. Salat sana, selam sana (veya: Senin üzerine olsun rahmet ve selamet; veya : Sanadır rahmet ve selamet).. (Ey) Tanrı sevgilisi.. (Ey) Tanrının Elçileri.. Salat sizlere, selam sizlere (veya : Sizin; veya : Sizindir)..”

Müezzinler, bu okuyuşlardan istedikleri birini seçebileceklerdi. Ayrıca, cenazelerin arkasından söylenen Tekbirlerin Türkçesi de şöyle belirlenmişti :

“Tanrı Uludur (2 kez).. Tanrı’dan başka Tanrı yoktur. Tanrı Uludur (2 kez).. Hamd Ona mahsustur.”[2]

Bu Türkçe okunuşlara uymayanlar, Ceza Kanunu‘nun 526. Maddesi gereğince cezalandırılacaktı. 2 Haziran 1941 tarihinde bu maddeye bir ilave yapıldı. Buna göre, cami dışında bile Arapça ezan okuyanlar 3 ay hapis ile cezalandırılacaktı. Adalet Bakanı Fuat Sirmen’in bir demecine göre 1947 yılında bu nedenle 29 kişi tutuklanmıştı.

22 Eylül 1948 tarihinde Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki, bütün müftülüklere bir tamim göndererek Türkçe ezan uygulamasından geriye dönüş için ilk girişimi başlatmış oldu. Akseki’nin bildirisi şöyleydi :

Arapça ezan ve kametin memnuiyeti hakkındaki 4055 sayılı kanun hükmü, yalnız ezan ve kamete münhasır olup mevlidlerde, hatim esnasında, bayram namazlarında ve bayram günlerinde alınan Arapça tekbirlere şamil bulunmadığı İçişleri Bakanlığı ile yapılan konuşma ve yazışmalar sonucunda Başkanlığımızın nokta-i nazarı uygun görülerek gereğinin yapılması valiliklere tamimen tebliğ edilmiş olduğundan camilerde vazife sahipleri çağrılarak lazım gelen tenbihatın yapılması lüzumu tamimen bildirilir.

4 Şubat 1949 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dinleyiciler bölümünde Ticani tarikatına mensup iki kişi Arapça ezan okudular. 12 Nisan 1950 tarihinde Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze töreninde birçok din adamı söz konusu kanuna muhalefetten tutuklandı. Millet Partisi’nin yayın organı olan Kudret Gazetesi, Arapça ezan ve duaları savunurken, Ulus Gazetesi de buna cevap verdi.

14 Mayıs 1950 yılında Demokrat Parti’nin başa geçmesiyle yeni bir dönem başladı. Menderes, 4 Haziran’da bir gazetecinin sorusu üzerine Arapça ve Türkçe ezan hakkında şunları söylüyordu :

“Büyük Atatürk inkılaplara başladığı zaman, taassup zihniyetiyle mücadele etmek zaruretini duymuştu. Türkçe ezanın da böyle bir zaruretten doğmuş olduğunu kabul etmeliyiz. Bugünse, camilerde ibadet ve duaların hep din dilinde yapılmasıyla tezat teşkil etmektedir. Bu kadar yıldan sonra, vaktiyle zaruri olan, şimdi de vicdan hürriyetini sınırlayan bu tedbirlerin devamına lüzum kalmamıştır. İrtica ve taassupla biz de savaşacağız. Ve millete malolmuş inkılaplarımızı savunacağız.[3]

Menderes‘e göre, Atatürk devrindeki taassup Onun zamanında yokolmuştu!.. Arapçaya din dili demesi ve millete malolmuş inkılapları savunacağını söylemesi tam bir cehalet ve ikiyüzlülük örneğiydi.

İktidar partisinin bu tutumuyla yeni bir ezan tartışması başlatıldı. Arapça ezanı savunanlar yazdılar, konuştular ve sonunda Ahmet Gürkan adında bir milletvekili Meclis’e bir teklif vererek Ceza Kanunu‘nun 526. Maddesi’ndeki hükümlerin kaldırılmasını önerdi. 13 Haziran’da Demokrat Parti Meclis Grubu bu konuda karar aldı. Meclis’in 16 Haziran’daki oturumunda söz konusu tasarı kabul edildi. Tek itiraz, Halk Partisi adına konuşan Cemal Reşit Eyüboğlu’ndan gelmiş ve “Milli bir devlet politikasının her yerde ve her zaman Türkçeyi kullanmayı icap ettirdiğini” belirtmişti.

Arapça Ezan izni, Başbakan tarafından aynı gece telgrafla bütün vilayetlere, İstanbul Müftüsü tarafından da mahalle bekçileri aracılığı ile bütün baş müezzinlere müjdelendi. O dönemde  İstanbul Müftülüğü’nü yapan Ömer Nasuhi Bilmen, ezan bir yana Kuran’ın bile Türkçe çevirisine karşıydı.[4]

Menderes, Arapça ezan yasağını kaldırma konusunu, hükümette kaldığı sürece siyasi bir malzeme olarak kullandı. Özellikle meydanlarda yaptığı konuşmalarında Arapça – Türkçe ezan konusunu gündeme getirmeden edemiyordu.[5]

Aslında 16 Haziran 1950 tarihinde -hükümete geldikten yaklaşık 1 ay sonra- çıkarılan 5665 sayılı kanun Türkçe ezan okunmasını yasaklamıyordu. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığı, Menderes Hükümeti’nden sonraki dönemlerde bir tamimle isteyenler için Türkçe ezanı da tavsiye edebilirdi. Bu çerçeve içerisinde, 1960 ihtilali sonrasında Cemal Gürsel, İslam Enstitüsü ve İmam Hatip Okulu’nu ziyaretinde “Ezan ve Kuran’ın Türkçe okunması” gereğinden bahsetmiş fakat bunda başarılı olamamıştı.[6]

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2. Baskı, Aralık – 2010, İstanbul, sh.275.


[1] Yeni Türkiye’de İslamlık, J. Gotthard, s. 45, 46.

[2] Yeni Türkiye’de İslamlık, J. Gotthard, s. 47.

[3] Yeni Sabah, 5 Haziran 1950.

[4] Musa Carullah, Osman Keskioğlu, A.Ü.İ.F. Dergisi, XII. Cilt, Ankara – 1964, s. 68.

[5] Zafer Gazetesi, 23 Mayıs 1952.

[6] Cumhuriyet Gazetesi, 6 Ekim 1960.