Şapka ve Kıyafet

Türk İslam toplumunda dinsel zannedilen en önemli giysilerden biri Fes ve Cübbeydi. Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra gerçekleştirilen en önemli reformlardan birisi ise şapkanın giyilip fesin atılmasıydı. Bu konuda Mustafa Kemal Paşa şunları söylüyordu :

Milletimizin başına giymekte olduğu cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medeni dünyada başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece Türk Milletinin medeni toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz oluyordu. Bunu Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı, yine yapacaktık. Fakat, bu uygulamada, kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse bu çok doğrudur. Gerçekten de Takrir-i Sükun Kanunu’nun yürürlükte olması bazı gericilerin, milleti geniş ölçüde zehirlemesine meydan vermemiştir. Gerçi, bir Bursa Milletvekili, yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Meclis’te milletin ve Cumhuriyetin çıkarlarını savunmak için ağzına bir tek kelime bile almamış olan Bursa Milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesinin aleyhine uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır. Şapka giydirilmesinin “temel haklara, milli hakimiyete ve kişi dokunulmazlığına aykırı bir işlem olduğunu iddia etmiş ve bunun halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. ancak, Nurettin Paşa’nın millet kürsüsünden alevlendirmeyi başarabildiği taassup ve gericilik duyguları sonunda birkaç yerde, o da yalnız birkaç gericinin, İstiklal Mahkemeleri’nde hesap vermeleriyle söndü.

M. Kemal Paşa, sözünü ettiği reformun hazırlıklarını çok daha önceden yapmıştı. Bu konuda yaptığı ilk konuşmalar 1925 Ağustos ayına rastlayan İnebolu, Kastamonu ve Çankırı’daki gezilerine rastlamıştı. Burada şapkayı giydikten sonra, Ankara’ya döndüğünde en çok Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi üzerinde yapacağı etkiyi düşünüyordu. Ankara’da kendisini karşılayanları şapkasını çıkararak selamlarken gözü hep Rifat Efendi’de idi. Rifat Efendi, o eski samimi dost büyük bir anlayış gösterdi ve sarıklı fesini çıkararak Gazi‘yi başı açık olarak selamladı. Bu anlayış gaziyi çok sevindirmişti. Hocayı otomobiline aldı. Kendi başında şapka olduğu halde ve Rifat Efendi’nin de başı açık olarak şehre girdiler.[1]

Bakanlar Kurulu’nun 2 Eylül 1925 tarihli bir kararnamesi ile ordu mensupları, bilginler ve hakimler dışındaki bütün memurlar için medeni dünyada genel olarak kullanılan elbise ve şapka zorunlu kılındı. Halk buna uymak veya uymamakta serbestti. aynı günlerde çıkarılan ikinci bir kararname ile din adamları için beyaz sarık ve siyah cübbe kabul edildi. Ancak, görevleri dışında sivil elbise giyeceklerdi. Bu arada, Cumhuriyet bayramı kabul törenlerinde serpuşların çıkarılması emredildi. Din adamı olmayanların dini kılıkta gezmesi yasaklandı. Buna uymayanlar bir yıla kadar hapisle cezalandırılacaklardı.

Sonunda, 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 671 sayılı kanunla “Türk milletinin genel başlığı şapkadır. Hükümet buna karşı olan geleneğin devamını meneder.” denilerek hüküm genelleştirildi. Bu kıyafeti giymeyenler bir aya kadar hafif hapis cezasıyla cezalandırılacaktı. 5 Aralık 1934 tarihinde çıkarılan bir kanunla da “Ruhaniler, hangi dinden ve mezhepten olurlarsa olsunlar, mabed ve ayinler dışında herhangi bir ruhani kisve giyemezler.” esası getirildi. Bundan sadece, kabul edilen sekiz dini cemaatin lideri istisna edildi.[2]

Bu şapka ve kıyafet kanununa birçok muhalefetler oldu. 26 Kasım 1925 tarihinde ilk olarak Erzurum’da büyük bir gösteri yapıldı. Başlarında sarıklı, sakallı, fesli ve cübbeli cami imamları ve vaizler bulunan ve bu kişilerin kışkırttığı bir grup insan şapka giymenin dinsizlik olduğunu haykırdılar. Şapka kanununa muhalefet edenler içinde en önemlisi, İskilipli Atıf Hoca idi. M. Kemal Atatürk’ün konuşmasında da kaydettiği gibi hepsi de İstiklal Mahkemeleri’nde hesap verdiler. Bugün de günümüzde masum gösterilmeye çalışılan ve kitapları zaman zaman piyasaya çıkan İskilipli Atıf Hoca, “Frenk Mukallitliği ve İslam” adlı kitabında şapka konusunda şunları söylüyordu :

Şapka, örfte küfür alameti, yani gayrı Müslimlerin Müslümanlardan ayrılmalarına alamet olan baş kisvesidir.” “Fakat, ticaret, tahsil ve seyahat gibi şahsi menfaatler için diyar-ı küfre gidip de orada veya diyar-ı İslam’da bilerek, bir zaruret olmadan ve kendi ihtiyarı ile şapka ve sair küfür adeti olan kıyafetleri giyinen Müslüman hakkında ihtilaf olunmuştur. Fukaha-i kiramın ekserisi; Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alameti olan kalenseve yani şapkayı bir zaruret olmadan ve kendi arzusu ile giyinmek küfürdür. Zira bu alameti küfürdür. Onun için bunu ancak Mecusilik, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden biri ile iltizam edenler ve kalbleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zahir alametlerle batıni işlere istidlal ve onun üzerine hükmetmek aklen ve şeran makbul ve muteber bir yoldur.”[3]

Atıf Hoca buna benzer ifadelerini kitabın büyük bölümünde savunuyor ve son kısmında da kıyamet alametleri, mehdi, mesih, dabbetu’l arz, deccal, yecüc mecüc gibi hurafeleri eklemeyi ihmal etmiyordu. Sonunda İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. İskilipli Atıf, tamamlanmayan “Medeniyet-i Şeriye Terakkiyat-ı Diniye” adlı kitabında da: “Hilafetin, mutlakiyet, meşrutiyet ve cumhuriyet şekillerinden üstün ve daha esaslı olduğunu” iddia etmişti.[4]

Şapka hakkındaki eserinde belirtildiğine göre; güya rüyasında Hz Muhammed’i görmüş ve kendisini savunmamasını, ahireti seçmesini söylemişti.

Fesin, şapkanın, şalvarın, sarık ve cübbe gibi kıyafetlerin dinle ilgili olmadığı o kadar açıktır ki, bu konuda fazla birşey söylemek istemiyoruz. Ancak, Hz Peygamber‘in sünnetini takip ettiklerini söyleyerek bu iddialarını sürdürenlere şunu hatırlatmak istiyoruz : Hz Peygamber, hayatı boyunca dizlerinden aşağı inmeyen bir entari giymişti. Hatta öyle ki; kimi zaman oturduğunda bacakları yukarı kadar açılır ve Hz Osman O’nun yanına girerken utanırdı. Hz Peygamber de bunu bildiğinden Hz Osman gelirken oturuşunu düzeltirdi. Hanefi ekolüne göre, sadece kısa şortla örtülebilecek yerlerin örtünmesinin farz olması bu yüzdendir.

Diğer yandan, ibadet sırasında başa giyilen Takke ismindeki örtünün de dinle bir ilgisi yoktur. Hz Peygamber zamanında başa beyaz bir bez sarılması İslam ile gelen bir yenilik ve gereklilik değil, o yöre insanlarının güneşten korunmak için asırlardır sürdürdükleri bir gelenektir. Özellikle, açık alanda kılınan toplu Cuma namazlarında başa beyaz bir örtü alınması da bu yüzden öğütlenmiştir. Fes ise, Fas’ta yapıldığı için bu adı almıştır. Sultan Mahmut, bunu halk için baş giysisi olarak kabul ettiği zaman cahil dini çevrelerce küfre girdiği söylenmişti. Bir süre sonra Sultan Hamid de süvari ve topçu askerlerine Fes yerine Kalpak giydirmek istediğinde  bu kez tam tersine “Fesin din ve iman alameti olduğu” ifade edilmişti.[5]

M. Kemal Atatürk, 26 Ağustos 1925 akşamı İnebolu Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmada şu önemli gerçeği vurguluyordu :

Buna caiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim : Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da, şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisveyi mahsusu (özel giysisi) olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?[6]

Aynı konuda, Atatürk’e her konuda büyük destek olan Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi 5 Mart 1926 tarihinde bütün müftülüklere gönderdiği bir duyuruda şunları ifade ediyordu :

Şapka başlı başına bir Hıristiyan adeti ve Hıristiyan adeti ve Hıristiyanların sembolü değildir. Sadece başı güneşten korumak için ve libası (giyimi) tamamlamak için kullanılan bir serpuştur. Binaenaleyh şapka ile namaz kılınabileceğini duyurur, müftülerimizin bu konuda halkı tenvir eylemesini rica ederim. Ayrıca başı açık olarak namaz kılmak İslam’da caiz midir, diye soranlar olmaktadır. İsteyen her mümin ister başı açık, ister şapkalı bir şekilde namazlarını kılabilirler.[7]

Günümüzde bu zihniyeti sürdüren İslamcılar, şapka giymeyi dinsizlik gören bu cehaleti savunmayı sürdürmektedir. Şapka Kanunu’na karşı yapılan isyanları adeta destanlaştırma yoluna gitmişlerdir. Bakınız İslamcı yazarlardan birisi bir isyanı şöyle değerlendiriyor :

Maraş Kadar Güçlü Bir Direniş : Rize Başkaldırışı

Maraş gibi çok ses getiren başkaldırılardan biri de Rize’de olmuştu. Rize Ulu Cami etrafında toplanan 1000’den fazla sarıklı – sakallı insan başlarında cami imamları olduğu halde hükümet konağına ve jandarma karakoluna doğru yürüyüşe geçmişti. Rize ayaklanması köylere kadar sirayet etmiş ve 10 gün kadar sürmüştü. Mahkeme, olaylarda köy imamları ve Rize Ulu Cami İmamı’nın büyük tesir ve teşvikleri olmakla birlikte, asıl olarak ulemadan İskilipli Atıf Hoca’nın, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesinin gösterilerde büyük pay sahibi olduğunu tespit etmişti.[8]

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2. Baskı, Aralık – 2010, İstanbul, sh.287.


[1] Cevat Dursunoğlu, Halkçı Gazetesi, 10.11.l954.

[2] Yeni Türkiye’de İslamlık, J. Gotthard, s. 28, 29.

[3] Frenk Mukallitliği ve İslam, İskilipli Atıf Hoca, Sadeleştiren : Sadık Albayrak, Çile Yayınevi, İstanbul – ty, s. 18 – 21.

[4] Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri, H. Hüseyin Ceylan, c. I, s. 93.

[5] Çankaya, F. R. Atay, s. 430, 43l.

[6] Üç Büyük Devrim, N. Hakkı Uluğ, s. 144.

[7] Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri, H.Hüseyin Ceylan, c. II, s. 62.

[8] Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri, H.Hüseyin Ceylan, c. II, s. 51.