Başörtüsü Türban

Türkiye’de en çok tartışılan ve istismarı yapılan konuların başında, “Başörtüsü” meselesi gelmektedir. İlgili bölümde de görüldüğü gibi, Şapka ve Kıyafet Kanunu‘nun kadınları ilgilendiren bir yönü yoktur. Mustafa Kemal Atatürk‘ün bu konudaki görüşünü yorumlayabilmek için, kadınların kıyafeti ile ilgili sözlerini topluca gözden geçirmekte büyük yarar vardır :

Atatürk, 31 Ocak 1923 tarihinde İzmir Eski Gümrük binasında halk ile yaptığı konuşmada şunları belirtmektedir :

Kasaba ve şehirlerde yabancıların dikkati en çok örtünme şekli üzerinde toplanıyor. Buna bakanlar kadınlarımızın hiç birşey görmediklerini sanıyor. Bununla beraber din gereği olan örtünme, kısaca belirtmek gerekirse, denebilir ki; kadınların sıkıntı çekmesine yol açmayacak ve adaba aykırı olmayacak şekilde basit olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından tecrit edecek bir şekilde olmamalıdır.”[1]

21 Mart 1923 tarihinde Konya Hilaliahmer Kadınlar Şubesi’nin tertip ettiği çay ziyafetinde şöyle söylüyor :

Muhterem Hanımlar, düşmanlarımızı aldatan bu dış görüntü bilhassa kadınlarımızın şeklinden, giyim tarzından ve örtünme şeklinden kaynaklanıyor. Onların aldanmalarına yol açan diğer bir nokta da yabancılarla temas edebilecek mevkide bulunan kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin milli tavır ve hareketlerimizin timsali olmayıp, belki Avrupa tavır ve hareketlerinin taklitçisi olarak görülmesidir. Filhakika, memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerinde giyim tarzımız, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirlerdeki kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat, ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinemiyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupanın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arzedilemiyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince örtünselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. Dini örtünme, kadınlar için zorluk çıkarmayacak, kadınların toplum hayatında, ekonomik hayatta, çalışma hayatında ve ilim hayatında erkeklerle ortak çalışmalar yapmasına mani bulunmayacak bir normal şekildedir. Bu normal şekil, toplumumuzun ahlak ve terbiyesine aykırı değildir.

Giyim tarzımızı ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır.

Bizim örtünme meselesinde nazarı itibare alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu, diğer yandan hayatın icabatını düşünmektir. Örtünmedeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da temin etmiş olacağız. Giyim tarzımızda milletin ruhi ihtiyacını tatmin için, İslam ve Türk hayatını başlangıçtan bugüne kadar layıkiyle tetkik ve etrafıyle açıklamamız lazımdır. Bunu yaparsak görürüz ki, şimdiki giyim tarzımız ve kıyafetimiz onlardan başkadır, lakin onlardan daha iyidir diyemeyiz. Bizim kadın hayatımızda, kadının giyim tarzında yenilik yapmak söz konusu değildir. Milletimize bu hususta yeni şeyleri bellettirmek mecburiyeti karşısında değiliz. Belki ancak dinimizde, milliyetimizde, tarihimizde zaten mevcut olan beğenilir adetlere uygunluğu sağlamak mevzubahs olabilir. Biz başlıbaşına ferden her türlü şekilleri tatbik edebilir, kendi zevkimize, kendi arzumuza, kendi terbiye ve seviyemize göre istediğimiz kıyafeti seçebiliriz. Ancak bütün milletin şayanı kabul göreceği şekilleri, bütün milletin hayatında uygulanması mümkün olan kıyafetleri herhalde genel temayülde aramak ve o şekillerin gerçekleşmesini de genel temayüle uygunlukta görmek lazımdır. Bazı milletlerin zevk alemlerini memleketimizde tatbike kalkmak şüphesiz ki hatadır. Bu yol toplum hayatımızı feyz ve fazilete ulaştırmaz.

Daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmi, ahlaki, içtimai, iktisadi hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi  yapmak yoludur. Eğer kadınlarımız dinin tavsiye ve emrettiği bir kıyafetle, faziletin icabettirdiği hareket tarzıyla içimizde bulunur; milletin ilim, sanat, içtimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz; milletin en mutaassıbı dahi takdir etmekten geri duramaz. Bilakis o halin aleyhinde söylenecek sözlere karşı, belki onun müteşebbislerinden daha fazla savunucusu olur.”[2]

“Gezilerim sırasında köylerde değil özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok sıkı ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu durumun kendileri için mutlaka işkence ve ıstırap nedeni olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Çok namuslu ve dikkatli olduğumuzun gereğidir. Fakat saygıdeğer arkadaşlar, kadınlarımız da, bizim gibi anlayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlara ahlakla ilgili kutsal kavramları aşılamak, milli ahlakımızı anlatmak ve onların beynini ışıkla, temizlikle donatmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe gerek kalmaz. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.”[3]

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez veya bir peştemal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve işareti nedir? Baylar uygar bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum, milleti çok gülünç gösteren bir görüntüdür. Derhal düzeltilmesi gerekir.”[4]

“Bizim kadınlarımız, bazı yerlerde Avrupa kadınlarını bile gıptaya sevkedecek kadar ilerlemişlerdir ve eğer kadınlarımız yalnız bu yönü düşünür ve yalnız şıklıkta, zerafette Avrupa kadınlarını bile geçmeyi amaç kabul ederse kadınlık hayatında, dolayısıyla bütün milletin hayatında varmak istediğimiz mutlu inkılaba ulaşmakta kolaylık sağlayamayız.

Kadınlık meselesinde dış görünüş ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele alanı, kadınlarımız için görünüş ve kıyafette başarıdan daha çok, asıl başarılı olunması gereken alan ışıkla, kültürle, gerçek faziletle süslenmek ve donanmaktır. Ben saygıdeğer hanımlarımızın Avrupa kadınlarından daha aşağıda kalmayacak, tersine pek çok yönlerde onların üstüne çıkacak ışık ve kültürle donanacaklarına kesinlikle kuşku duymayan ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”[5]

Bu çerçeve içerisinde şunu söyleyebiliriz ki; Atatürk, ne Avrupalılar kadar açık kıyafetleri ne de Araplar kadar kapalı -peçe ve kara çarşaf- türünde kıyafetleri tasvip etmektedir. Türk kadınlarının kendi örf ve geleneklerine uygun sade, basit ve rahat kıyafetler giymesini önermektedir. Bu düşüncelerine karşılık Atatürk, kadın kıyafeti konusunda kanuni bir düzenleme getirmemiş, bu konudaki yenileşmeyi toplumsal gelişmenin akışına bırakmıştır. Nitekim bir yandan modern bir şekilde örtünen Latife Hanım ile evlenirken, diğer yandan Avrupa tarzında giyinen hanımlarla dans etmekten geri durmamıştır.

Esasen İslam düşüncesindeki kadın kıyafeti ile Atatürk’ün ifrat ve tefritten uzak kadın kıyafeti fikri birbirine çok uygundur. İslam’da kadınların örtünmesine ilişkin inanç, Kuran’da yer alan bazı ayetlerden kaynaklanmaktadır. Bu ayetlerin geliş sebepleri ve anlamları şu şekildedir :

İslam’ın ilk yıllarında Araplar, toplumdaki durumlarına göre farklı giyinirlerdi. Özellikle cariyelerin giyimlerine karışılmaz ve çoğu zaman kısa ve açık kıyafetlerle dolaşırlardı. Arapların kadınlara düşkünlüğü fazla olduğundan bu durumdaki kadınlar kimi zaman sokaklarda rahatsız edilirlerdi. Nitekim bir gün, Hz Peygamber‘in hanımlarından birisi de biraz açık bir kıyafetle sokağa çıkmış ve cariye olduğu düşüncesiyle kendisine laf atılmıştı. Bu duruma şahit olan Hz Ömer, çok üzülmüş ve konuyu Hz Muhammed’e bildirmişti. Hz Peygamber, bu konuda kendisine Allah’tan bir emir gelmediği için önceleri sessiz kalmıştı. Fakat Hz Ömer Peygamber eşlerinin cariyelerden farklı olarak örtünmeleri için ısrarlı olunca, bu konuda bazı ayetler bildirildi. İslam bilginleri, bu ayetlerin Hz Ömer’in ısrarları sonucunda bildirilen hükümler olduğunu belirtir ve “Muvafakat-ı Ömer” diye isimlendirirler :

Ey Peygamber. Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle : (Evden) dışarı çıktıklarında örtülerini üstlerine alsınlar. Onların tanınması ve incitilmemesi için en güzel olan budur.”[6]

Arap toplumu erkek olsun kadın olsun, “Entari” şeklinde bol kıyafetler giyer ve güneşten korunmak amacıyla da başlarına beyaz bir örtü alırlardı. Ancak çoğu kadınlar başlarına aldıkları örtüleri omuzlarından arkaya doğru atarak, göğüslerinin üzeri görünecek şekilde giyinirlerdi. Bazen de erkeklerin dikkatini çekmek amacıyla ayaklarına taktıkları bileziklerle ses çıkartarak yürürlerdi. Bu yüzden de şu ayetler bildirildi :

İnanan erkeklere söyle : Bazı bakışlarına engel olsun ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Doğrusu Allah onların her yaptığından haberdardır. İnanan kadınlara da söyle : Bazı bakışlarına engel olsunlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden (normal olarak) görünenler dışında, gösterişli yerlerini göstermesinler. Baş örtülerini gerdanlarının üzerine salsınlar. Ancak, kocaları, babaları, kayınpederleri, kendi oğulları, kocalarının oğulları, sahip oldukları cariyeler, erkekliğini yitirmiş hizmetkar erkekler veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar yanında rahat davranabilirler. Gizledikleri süslerle dikkat çekmek için ayaklarını vurmasınlar.”[7]

“Evlenme arzusu kalmamış ihtiyar kadınların, kasıtlı olarak gösterişli yerlerini göstermeye çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur.” [8]

Görüldüğü gibi Kuran ayetlerinde, çarşaf ve peçe gibi katı bir örtünme tarzı yoktur. Ayet başın örtünmesini değil, zaten başta varolan geleneksel örtünün omuzların ve gerdanın üzerini kapatacak şekilde kullanılmasını tavsiye etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, İslam düşüncesinde “kadınların, erkeklerin kötü bakışlarına hedef olmayacak şekilde örtünmesi” amaçlanmıştır. Bunun ölçüsünü her insan ve toplum kendisi tespit eder. Bu yüzden, Türk toplumunun geleneksel giyim tarzına bağlı olarak takılan baş örtüsü ile kara çarşaflı ve peçeli örtünmeyi birbirinden ayırdetmek gerekir. Geleneksel tarzdaki başörtüsünü hedef seçerek yapılan suçlamalar, yasaklamalar ve düzenlemeler, radikal İslamcı çevrelere uzak olan Türk halkını devlete düşman gruplarla aynı çizgiye sokacaktır. Bu çok tehlikeli hareket tarzından bir an önce vazgeçilmelidir. Kişisel özgürlüklere sonuna kadar imkan tanınmalı ancak, devletin demokratik, laik, hukuki temel düzenini değiştirmeye yönelik kurumlaşmalara da kesinlikle izin verilmemelidir. Son yıllarda laiklik karşıtı dini örgütlerin ve partilerin gelişmesindeki en önemli etken, ne yazık ki başörtüsü meselesinin abartılması ve istismar edilmesi, propaganda malzemesi olarak kullanılmasıdır. Bu istismar, bir yandan başörtüsü geleneğine bağlı geniş bir halk kitlesini anti-laik örgütlere yaklaştırırken, bir yandan da teokratik amaçlı asıl örgütlenme çalışmalarının gözardı edilmesine yol açmıştır.[9]

Başörtüsü ve Türban arasında fark olduğu şeklindeki izahlar da son derece sübjektif değerlendirmeler içermektedir. Türk hanımları arasında Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren takılmaya başlanan ve Atatürk’ün eşi Latife Hanım tarafından da tercih edilen Türban, sosyolojik olarak bir modernleşme göstergesidir. Eğitim düzeyi yükseldikçe ve özellikle gençlerde Türban ile örtünme daha da yaygınlaşmaktadır. Bu sebeple, geleneksel başörtüsünü kabul ederek, modern türbana karşı çıkmak son derece mantıksız bir yaklaşım tarzıdır. Türbanın siyasi bir gösterge olduğunu iddia edenler Türban takan genç kızların ve hanımların duygu ve düşüncelerinden tamamen habersizdir. Türban veya Başörtüsü tamamen dinsel gereklilik kabulüyle takılmaktadır. Bu durum, insanların dinsel anlayışlarının bir neticesidir. Türban veya Başörtüsü’nün ne ölçüde dinsel bir gereklilik olduğu konusu bilim adamları tarafından tartışılmalı ve konu toplumun özgür seçimine bırakılmalıdır.

Bizim temel görüşümüz, Türbanın dinsel bir zorunluluk olmadığı, buna karşılık 18 yaşını bitiren her kadının özel üniforma gerektirmeyen bütün kurumlarda ve mekanlarda özgürce ve istediği gibi giyinebilmesidir.

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2. Baskı, Aralık – 2010, İstanbul, sh.292.


[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II. Cilt, s. 87.

[2] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II. Cilt, s. 149 – 151.

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II. Cilt, s. 211.

[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II. Cilt, s. 217.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II. Cilt, s. 151 – 153.

[6] Ahzab Suresi, 59. Ayet.

[7] Nur  Suresi, 30, 31. Ayetler.

[8] Nur Suresi, 60. Ayet.

[9] Yukarıdaki bu satırlar, bu kitabın ilk baskısında yer alan uyarılardır ve 2000’li yıllarda yaşadığımız sıkıntılara o tarihlerde dikkat çekilmiştir. A. Manaz