Tarihte Faiz

Faiz konusu tarih boyunca hemen her toplumun gündeminde olmuştu. Hammurabi (M.Ö.1792-1750) kanununda, borç verilen toprak ürünlerinden yılda % 20, paradan ise % 17 oranında faiz alınması esastı. Roma hukukunda ise yılda % 4 ile 12 arasında faize izin verilmişti. Ancak Yahudilerde zaman içinde çifte bir standart geliştirilmişti. Yahudilerin kendi din mensuplarından faiz alması haram, yabancılardan faiz almak ise serbestti. Hıristiyanlıkta ise Luka incilinde faiz haram kabul edilmişti.

İslam’dan önceki Araplarda, borç olarak alınan bir mal veya para zamanında ödenmediği takdirde vade uzatılır ve borç iki katına çıkarılırdı. Buna, katlanarak artan faiz anlamında “Riba” denilirdi. Borç alan kişi zaten ihtiyaç sahibi olduğu için katlanan faizi ödemekte zorlanır ve bütün varlığını kaybederdi. İslam’ın gelişiyle birlikte bu Riba yasaklandı ve borçların sadece aslının ödenmesini veya fakirse bağışlanmasını tavsiye etti.

Gelenekçi Müslümanlar zaman içinde, borç verilen miktarın üzerine eklenen bütün değerleri Riba kabul ettiler. Riba anlamında olmayan Faizi, bütün artışlara yaygınlaştırdılar. Bununla birlikte, İslam dünyasında bugünkü anlamıyla faiz uygulaması pek çok kez uygulanmıştı.

Abbasi Halifesi el-Muktedir (Saltanatı 908-932) devlet giderlerinin karşılanmasında zorlanınca tüccarlardan ayda % 7 faizle 50 ile 200 bin dinar civarında borç almıştı.

Osmanlı döneminde ise özellikle Şeyhulislam fetvalarıyla faiz almak mümkün kılınmış ve buna Rıbh ismi verilmişti. Örneğin, 600 kuruş için 90 kuruş, bir yıllık vade ile verilen borç karşılığı % 15 rıbh alınmasına ilişkin dini hükümler verilmişti. Aynı dönemde, faiziyle bazı eğitim ve hayır işlerinin sürekliliğini sağlamak amacıyla mallarını vakfedenler de çoktu. Vakfedilen maldan elde edilen faizlerle okul yaptırılır, cami ve medreseler için kitap alınırdı.

Bu amaçla mal vakfedildiği gibi para da vakfedilirdi. Fatih Sultan Mehmet, yeniçerilerin değeri zamanla artan yemeklerinin fiat artışını karşılamak amacıyla 24 bin altın vakfetmişti. Kanuni Sultan Süleyman ise, İstanbul’daki artan et fiyatlarını karşılaması için vakfedilen paraları toplayarak 690 bin akçelik bir vakıf oluşturmuştu. Sonraki yıllarda da bunun pek çok örnekleri uygulandı. Bir çeşit bankacılık sistemi olan bu uygulamalara ilave olarak zaman içinde “Avarız Akçesi” denilen yardım sandıkları kurulmuştu. Zenginler tarafından bağışlanan paralarla oluşturulan bu para sandıkları, düşük faizle borç vererek bu paraları işletir ve elde ettikleri geliri de fakir, yetim ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırlardı. Osmanlı da pek çok esnaf sınıfının “Esnaf Sandığı”, “Esnaf Kesesi” vardı. Bu keseden esnafa düşük faizle sermaye verilirdi. Yıl sonunda hesap verilirken, kırmızı bir kesede esnafa faize (nemaya) verilen paraların senetleri saklanırdı.

Osmanlı döneminde yenileşme hareketlerinin başlaması ile birlikte, 1838’de Maliye Nezareti kurulmuş ve ilk kağıt para 1840 yılında çıkarılmıştı. İlk kağıt paralar 10 ile 500 kuruş arasında el yazısı ile yazılmış değerli kağıtlardı. 1842 yılında ise Viyana’da bastırılan yeni kağıt paralar devreye girdi. Bunların “Hamiline Hazine Tahvilleri” şeklinde % 6 faizi vardı. 1869 yılında vakıfların Avarız Akçası Sandıkları, belediyelere devredildi. 1863 yılında ise büyük devlet adamı ve ekonomist Mithat Paşa, Tuna Valisi iken iştirakçilerine düşük faizle borç veren “Memleket Sandıkları”nı kurmuştu. Bunlar 1883’de “Menafii Umumiye Sandığı”, 1888’de ise Ziraat Bankası adını aldı. 1926 yılında “Türkiye Ziraat Bankası Anonim Şirketi” olarak yeni Cumhuriyetin ilk bankası oldu.[1]

Gelenekçiliğin hakim olduğu Hıristiyanlık ve Müslümanlıkda faiz yasak kabul edildiği için, Yahudiler hem Avrupa hem de Doğu’da Bankacılık sistemine hakim olmuşlardı. Ancak şartların zorlamasıyla Müslümanlar çeşitli adlar altında bu sistemi kullanmışlar fakat, kurumsal olarak yaygınlaştıramamışlardı. Ekonomide kağıt paranın devreye girmesiyle, enflasyon denilen değer kaybı daha belirgin ortaya çıkmıştı. Zamanla değer kaybetmeyen Malların değişiminde, enflasyon söz konusu değildi fakat, kağıt paraların alım değeri ekonominin durumuna göre düşüyordu.

Bütün bu deliller ve açıklamalar göstermektedir ki, Bugünkü bankacılık sisteminde kullanılan faizin İslam’ın yasakladığı Riba ile hiçbir ilgisi yoktur. Esasen borç olarak verilen para veya sermayenin vade sonunda enflasyon değerinde karşılıkla ödenmesi, yani verildiği zamanki alım değerine göre ödeme yapılması son derece normaldir. Bu durum, sadece verilen borcun aynen ödenmesidir ve borç veren kişi bu süre içerisinde parasını işletemediği için aslen zarardadır.

Parasını ihtiyaç sahibine veren kişi,  borç verdiği kişiye büyük bir iyilikte bulunmuştur. Ancak verilen borç paranın sermaye yapılarak -bugünkü bankaların yaptığı gibi- bir başka ticari işte kullanılması durumunda, enflasyonun üzerinde bir kar payı ödenmesi son derece helal ve kazanılmış bir hak olur. Borç olarak verilen sermayeye karşılık, yıllık enflasyonun 15-25 puan üzerinde bile faiz alınması mümkündür ve bu karşılıklı anlaşmaya bağlıdır. Ancak tefecilik anlamındaki yüzde yüz katlanan faiz, sadece dinen değil, aklen ve ekonomik olarak da son derece yanlış bir uygulamadır. İslam akıl ve bilimin yanındadır.

KAYNAK: Dr Abdullah Manaz, Siyasal İslamcılık II, Türkiye’de Siyasal İslamcılık, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, Ocak – 2008, İstanbul, sh.534.


[1] Konuyla ilgili en ciddi araştırma için bakınız : Osmanlı’da Riba-Faiz Konusu, Prof. Dr. Neşet Çağatay, Makaleler ve İncelemeler, s. 145-171.