Kuzey Irak

GEÇMİŞTEN BUGÜNE KUZEY IRAK

A. Tarihte Irak ve Kuzey Irak

Türkiye’nin toprak bütünlüğüne büyük önem verdiği Irak’ın, Kuzeyinin ayrı tanımlanması sorunun da temelini oluşturuyor şüphesiz. Bu bölünmüşlüğe geçmeden önce Irak’ın tarihine kısaca bir göz atmakta büyük faydalar var.

633 yılından sonra İslamlaşan Irak, 1055’te Türk devletlerinin hakimiyetine girmiş ve 1534’te bir Osmanlı eyaleti olmuştu. 1918 Ateşkes antlaşmasını takiben bölge tartışmalı bir konumdaydı ve Irak Manda yönetimi İngilizlerin kontrolü altına girmişti. Atatürk’ün önderliğindeki Milli Mücadele Hareketi, –Irak’ın Erbil, Kerkük, Musul, Süleymaniye ve Hanekin şehirlerini ifade eden- Musul eyaletini Misak-ı Milli sınırları içerisinde saymış ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu bölgeyi milli sınırları dahilinde kabul etmişti. Türkiye’nin Irak ile sınırını belirleyecek Musul Sorununun çözümü 1923 Lozan Konferansı’na kaldı. İngiltere, Lozan ve Haliç konferanslarında buranın Türkiye’ye verilmesine karşı çıktı ve sonunda konu Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Bu dönemde Türkiye Cenevre’deki temsilcilerini geri çekmiş ve savaş hazırlığı bile yapılmıştı. Musul Eyaleti eskiden beri Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgeydi. Nitekim İngiltere bile, bölgedeki resmi lisanın Türkçe olmasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Bölgede Türkiye ile bir savaşı göze alamayan İngiltere bölgedeki azınlıkları Türklere karşı kışkırtmaya başladı. İngilizlerin Asurilerden oluşan paralı livi askerleri, 4 Mayıs 1924’de Kerkük’te ilk Türk katliamını gerçekleştirip yaklaşık 30 Türkmeni öldürdüler.

Bunu takiben dağlık bölgelerde yaşayan Kürt aşiretlerini kışkırtarak 1925 Şubat’ında Doğu Anadolu’da bir Kürt isyanı başlatıldı. Şeyh Said önderliğindeki isyan Türk Ordusu tarafından dağıtılmış ama, İngiltere de amacına ulaşmış ve Kürtlerle Türkiye’yi karşı karşıya getirmişti. İngiltere ve Irak Manda yönetiminin baskılarıyla, Milletler Cemiyeti Komisyonlarından Türkiye lehine bir karar çıkmadı ve 16 Aralık 1925’te Milletler Cemiyeti bölgeyi Irak’a bıraktı.

5 Haziran 1926’daki Ankara Antlaşması ile Türkiye, BM sınırını kabul etmek zorunda kaldı. Bu dönemden sonra İngiltere, Kuzey Irak’ın iki büyük şehri olan Erbil ve Musul’daki Türklere karşı büyük bir asimilasyon politikasına girişti. Erbil ve çevresindeki verimli topraklar dağlık bölgelerdeki Kürt aşiretlerine açılırken, Musul’un da Araplaştırılması planlanmıştı. Bu şekilde daha aşağıda kalan Kerkük gibi Türk bölgeleriyle Türkiye’nin bütün irtibatı da kesilmiş olacaktı.

İngiltere’nin kontrolündeki Irak Kraliyet yönetimi Türk bölgelerindeki eğitim ve yazışma dillerini Kürtçe ve Arapçaya çevirdiler ve Türkçe camilerde bile yasaklandı. Öyle ki, bu dayanılmaz baskılar yüzünden İngiltere’nin Erbil bölge sorumlusu Binbaşı Mathew, bir Türkmen tarafından öldürülmüştü. Türkmenler için Atatürk ve Türkiye’ye hep kurtarıcı gözüyle bakılıyordu. Dönemin Türkmen şairlerinden Nazım Refik bu duyguyu şöyle dile getirmişti :

“Büyük Gazi kurtar bizi yağıların bezinden, Kerkük Türk’tür gel ayırma anasını kızından…”

Bölgede, Kürt aşiretler dışındaki bütün halklar İngilizlere karşıydı. 1931 yılında Kral Faysal, tabandan gelen baskılar sebebiyle 1930’da İngiltere ile yaptığı anlaşmayı bozmak istedi. Ancak İngilizler Barzani aşiretini kışkırtarak bir isyan çıkarttılar ve Faysal, İngilizlerden yardım istemek ve anlaşmak zorunda kaldı. Barzani aşireti reisi Şeyh Ahmet Basra’ya sürgün edilirken, aşiretin başına Molla Mustafa Barzani getirildi.

B. Irak’ın Bağımsızlığı ve Türkmenler

30 Ekim 1932’de Irak resmen bağımsızlığına kavuştu. Irak Devleti’nin 30 Mayıs 1932’de Cemiyeti Akvam’a verdiği resmi kuruluş bildirgesinde, resmi dil olan Arapça dışında resmi dairelerde Türkçe ve Kürtçenin kullanılmasına ve bu dillerde eğitim yapılabilmesine imkan veriyordu. Ayrıca bu deklarasyon hükümlerinin hiçbir yasa ile iptal edilemeyeceği de taahhüt edilmişti.

Bağımsız olmasına rağmen Irakta İngiliz tesiri uzun süre devam etti. Kral Faysal, 1933 yılında tedavi için gittiği İsviçre’de, İngilizlerle işbirliğine son vereceğini yeniden açıklayınca yattığı hastanede zehirlendi. Ardından yerine getirilen oğlu Prens Gazi de İngiliz düşmanı çıkınca, bir trafik kazası süsü verilerek başına vurulan bir balyozla öldürüldü.

Halkın İngilizlere düşmanlığı gün geçtikçe daha da artıyordu. İngilizlerin askeri üsleri ve petrole yönelik hesapları milliyetçilik hareketlerini de canlandırmıştı. 1936’dan 1941’e kadar gerçekleşen 7 darbenin ardından yeni bir İngiliz işgali geldi ve İngiltere yanlısı bir iktidar işbaşına getirildi.

1945 yılında Irak Başbakanı Nuri Said Paşa, Irak eski Dışişleri Bakanı Naci Şevket aracılığıyla “Musul’u Türkiye’ye vermek karşılığında Irak Kralı Abdullah’ın Suriye’yi işgal planına sessiz kalınmasını” teklif etmişti. Başbakan Saraçoğlu teklifi sevinçle karşılarken, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü teklifi şiddetle reddetmişti.

Nuri Said Paşa, yaptığı teklifin Türkiye tarafından reddedilmesini içine sindirememiş ve Türklere yönelik baskı politikasını hızlandırmıştı. 12 Temmuz 1946’da Kerkük’ün Gavurbağı semtinde Türklere yönelik büyük bir katliam yapıldı. Türkler, devlet idaresinden uzaklaştırılıyor, verimli toprakları ellerinden alınıyordu. Buna karşılık Irak’taki 14 valiliğin 7’si ve 5 bakanlık Kürtlere verilmişti.

1947 yılında Birleşmiş Milletler, Filistin’in Araplar ve Yahudilerce kurulacak iki devlet arasında paylaşımını ve Kudüs’ün uluslar arası statüde kalmasını onaylamıştı. Bu durum, Ortadoğu’da yeni bir ateş çemberinin ilk kıvılcımıydı. İngiltere’nin 1917’deki Balfour Deklarasyonu’ndaki vaadi 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşuyla gerçekleşmişti. Filistin, Araplarla Yahudiler arasında bugün bile süren bir savaş ortamına sürüklendi.
Çok ilginçtir ki; Filistin’de savaşan Irak’ın İkinci Tümeninin çoğunluğu ve komutanı General Mustafa Ragıp Paşa Türktü. Irak birlikleri Telaviv çevresindeki tepeleri ele geçirmiş, ancak İngilizlerin baskısıyla Irak birlikleri geri çektirilmişti. General Mustafa Ragıp Paşa ise buna tepki olarak istifa etmiş ve Irak halkı da bu yüzden hükümete isyan etmişti.

Irak hükümeti halkın isyanını dindirmek için İngiltere ile ittifak anlaşmasını gözden geçirme kararı aldı. Fakat bu durum, İngilizler desteğinde yeni bir Kürt isyanına sebep oldu. Bu arada İran hükümeti de İngilizlere karşı tavır alınca, İran Kürtleri de isyan başlattı ve İngilizlerin desteğiyle İran’ın kuzey batısında Mahabat kentinde Kürt Cumhuriyeti kuruldu. Kürt isyanı büyük boyutlara ulaşınca, İran ve Irak İngiltere ile anlaşmak zorunda kaldılar. Anlaşma sorunda yine İngilizlerin desteğiyle İran’daki Kürt Cumhuriyeti Başkanı Kadı Muhammed Mahabat yakalanıp idam edildi. O güne kadar İngilizler tarafından koşulsuz desteklenen Irak Kürtleri ve karargahları İngiliz uçakları tarafından bombalanıp dağıtıldı. İsyana önderlik eden Molla Mustafa Barzani, önce İran’a ardından da Sovyetler Birliği’ne sığınmak zorunda kaldı.

C. İkinci Dünya Savaşı Sonrası Irak

II. Dünya Savaşı’nı takip eden 1945’li yıllardan sonra, bütün dünya ile birlikte Ortadoğu da ABD ile Sovyetler arasında hakimiyet alanlarına ayrılmıştı. 1949’da NATO’nun, 1955’te Varşova Paktı’nın kuruluşu bunu iyice belgelemişti. 1952’de Mısır’da bir darbe sonunda başa gelen Cemal Abdunnasır Sovyet çizgisine girmişti. Ortadoğu’da Suriye ile Mısır birlikte hareket etme kararı alırken, Irak ve Ürdün Batı kontrolünde kaldılar. Bu dönem bölgede birçok politik oyunlar sahnelendi. İngiltere ve Fransa, bölgedeki sömürgelerine bağımsızlık vermek durumunda kalmışlar ve II. Dünya Savaşını takiben ekonomileri de çok zor duruma düşmüştü. İngiltere için, Irak’ta etkin olmanın ve Kerkük petrollerini kontrol etmenin yolu yine Kürtlerden geçiyordu. Bu yüzden, daha önce uçaklarıyla bombaladığı Kürtlere yanaşmak için pek çok yol denedi. Ortadoğu’da ilk televizyon yayınları Irak’ta başladı ve bir süre sonra da Kürtçe bir istasyon kuruldu.

ABD ve Batı, Sovyetlerin Mısır ve Suriye kanalıyla Ortadoğu’yu kontrol planına karşı yeni yollar arıyorlardı. 13 Temmuz 1958’de Amerikalıların desteğindeki Irak Başbakanı Nuri Said, General Abdulkerim Kasım komutasındaki en seçkin ordusunu Suriye’yi işgal etmekle görevlendirdi. Ancak ordu ertesi gün Bağdat’a dönerek ihtilal yaptı ve Kraliyet ailesi ile birlikte Başbakan da öldürüldü, Cumhuriyet ilan edildi. Güneyli bir şii olan General Kasım kendisini Başbakan ve Genel Komutan ilan etti. Özellikle Arap çoğunluk Irak’ın, Suriye ve Mısır’ın oluşturduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne katılmasını istiyordu. Ancak General Kasım, Arap dünyasına kendisi önder olmak istediği için Nasır’a karşıydı. Irak lideri General Kasım, Mısır ve Suriye ile birleşmeye yanaşmayınca, halk desteğini yitirmeye başlamıştı ve kendini desteklemesi için Sovyetlere sığınmış bulunan Kürt lider Molla Mustafa Barzani’yi Irak’a davet etti.

Önce Mısır’da Nasır ile görüşen Mustafa Barzani, ardından Irak’a gitti ve General Kasım tarafından büyük bir törenle karşılandı. Sovyetler, himayelerine aldıkları ve gerilla eğitimi verdikleri Molla Mustafa Barzani’nin kendi politikalarına uygun bir isyan başlatacağına inanmışlardı. Barzani, komünizme karşıydı ve Amerikanın müttefikleriyle birlikte hareket etmek istiyordu. Türkiye’den olumlu bir destek alamayınca, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiklerinden birisi olan İran’la işbirliğine yöneldi. İran Şahı gücüne güveniyor, Kürtlerden çekinmiyor ve bütün Körfezde hakimiyet kurabileceğini umut ediyordu. General Kasım ile İran Şahı’nın arası da son derece açıktı. Bu yüzden İran ile Barzani anlaştılar. Molla Mustafa, Bağdat’tan ayrıldıktan 3 ay sonra isyanı başlattı.

Irak içinde, Kasım’ın İran ve Batı karşıtı politikaları sebebiyle Komünist Partisi de epey güç kazanmıştı. Çoğunluğunu Kürt ve Yahudilerin oluşturduğu Komünist Parti yöneticilerinin İngilizlerle de yakın ilişkileri vardı. General Kasım, kendine karşı halk tabanında oluşan tepkiyi kırmak için önce Türkmenleri hedef seçmişti. 14 Temmuz 1959 tarihinde Komünist Parti’nin desteğiyle ortak düşman olarak seçtikleri Türkmen kentleri Kerkük ve Musul’da geniş bir katliam yaptılar. Türkiye’nin de büyük tepkisine yol açan bu katliamlardan sonra Irak Yönetimi yapılanları üstlenmedi ve 260 kişi tutuklanarak bir kısmı idam edildi. Bu ortam içerisinde Irak Türkleri 30 Ağustos 1960’ta Kerkük’te büyük bir kongre düzenlediler ve baskı ve katliamlara rağmen varlıklarını sürdürmek için mücadele kararı aldılar.

General Kasım Kürtlerin isyanından da korkuyordu ve bunu engellemek için Sovyetlerden yardım istedi. Sovyetler Komünist Partinin iktidara ortak olmasını şart koşunca Kasım İngilizlere yanaştı. İngilizler ise –daha önce uçaklarla bombaladığı Kürtleri yeniden kazanmak için- Kasım’ın Barzani ile anlaşmasını önerdi. Geçmişteki ihanetlere rağmen, İngiltere ile Kürt gruplar arasında tekrar ittifak kurulmuştu. Barzani ile anlaşmak zorunda kalan General Kasım büyük tavizler verdi. Kuzey Irak’ta ancak % 10 nispetinde tarıma elverişli arazi vardı ve tamamına yakını da Türkmenlere aitti. Molla Mustafa’nın isteği doğrultusunda çıkarılan Toprak Reformu kanunu ile Türkmenlere sadece 1000 dönüm arazi bırakılarak geri kalanı Kürt aşiretlerine dağıtıldı. Yapılan Anayasa değişikliğinde Arapların ve Kürtlerin varlığı zikredilirken, Türk varlığı gözardı edildi.

Irak’ta halkların nüfus içindeki oranları şu şekildeydi : Araplar, % 60 ile en fazla nüfus yoğunluğuna sahiptiler. Kürtler, % 19 ile ikinci sırayı, Türkler ise % 13 ile üçüncü sırayı alıyordu. Süryaniler ve diğer azınlıklar ise nüfusun % 8’ini oluşturuyorlardı.

D. Baas Partisi Dönemi

1960lı yılların başında Kürt Aşiretler, Irak hükümetinin anlaşma hükümlerine uymadığını öne sürerek zaman zaman isyan ettiler. 1963 Şubat ayında ise Baas Partisi mensubu subaylar tarafından gerçekleştirilen bir ihtilal ile General Kasım ve yandaşları idam edildiler. Baas Partisi iktidarında Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Devrim Komuta Konseyi Başkanlığı General Hasan el Bekir tarafından üstlenilmiş ve yardımcılığına da Saddam Hüseyin getirilmişti. 24 Ocak 1970 tarihinde Devrim Komuta Konseyi, 89 Nolu kararıyla Iraktaki Türklerin Kültürel Hakları’na ilişkin bir kararname kabul etti. Buna göre; “Türkmenlerin kendi dillerinde ilk öğretim görmelerine imkan tanınıyor, Türkmen Şair ve Edebiyatçılar Birliği ve Kültür Bakanlığı bünyesinde bir Türkmen Kültür Müdürlüğü kuruluyor, Türkçe haftalık bir gazete ve aylık bir dergi çıkarılması” kararlaştırılıyordu. Türkçe eğitimle ilgili maddeler daha sonra askıya alındı.

Irak Yönetiminin Kürtlerle olan savaşı bitmemiş ve 1970 yılına kadar devam etmişti. Bu yıl içinde, çaresiz kalan Irak Baas Yönetimi Kürtlerle anlaşmak zorunda kaldı ve ardından yeni tavizler verildi. 11 Mart 1970 tarihinde, Kuzey Irak’taki iki zap arası ve Süleymaniye bölgesi Kürdistan Otonom Bölgesi adıyla bir kanun hükmü haline getirildi. Kürtlerin yeni toprak talepleri üzerine, Türkmenlerin elinde kalan 1000 dönüm verimli arazinin 700 dönümü daha Kürtlere dağıtıldı.

Musul kenti ile Türkiye arasında kalan bölgeyi kontrol etmek için Dohuk kazasını vilayet yapıp otonom bölge içine aldılar. Tarihi Türkmen kenti Erbil’i ise, Kürdistan Otonom Bölgesinin başkenti olarak ilan ettiler. Peşmergeler, Irak hükümetinden maaş almaya başladılar ve anlaşmanın yapıldığı gün Irak’ın milli bayramı ilan edildi. Kürt Otonom Bölgesi, Irak’ın kuruluş yasalarına aykırı olmasına ve Saddam Hüseyin’in keyfi bir emrine dayanmasına rağmen sonraki yıllarda Peşmergeler tarafından tarihi bir hak olarak algılanmaya ve savunulmaya başlandı.

Anlaşmaya rağmen Kürt gruplar, aldıkları tavizlerle yetinmeyip Irak yönetimi ile savaşı sürdürdüler. Iraklı askerler gerilla mücadelesinde başarılı olamıyorlardı. Bu yüzden Irak, Kürt grupları destekleyen İran ile anlaşma yolları aradı. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Saddam, Cezayir Cumhurbaşkanı Bo Medyen’den kendilerine aracılık etmesini istedi. 1975 yılında Cezayir, İran Şahı ile Saddam’ı Cezayir’e davet ederek anlaşmayı gerçekleştirdi. Ancak Irak ileride büyük bir savaşa yol açacak büyük tavizler vermek zorunda kalmıştı. Irak nehirlerinden Şattülarab’ın yarısı ile Zeynil Kavis, Seyif Saad ve Pencuvin bölgeleri İran’ın milli sınırlarına dahil oldu. Amerika’nın sert tepkisine rağmen İran Şahı Kürtlere olan desteğini çekti, ağır silahlarını elinden aldı ve Batıdan Kürt gruplara gelen silahlara el koydu. Daha sonra bu silahlar ABD’nin baskısıyla Lübnan’a gönderildi –ve Lübnan da karışmaya başladı-. Anlaşmayı takiben Saddam Hüseyin, Kürtlere karşı karadan ve havadan büyük bir harekat başlattı. İran sınırına yakın olanlar çareyi İran’a kaçmakta buldular.

Türkiye sınırına yakın Dohuk’ta bulunan Kürt grupları çaresiz kalmışlardı. Türkiye’nin araya girmesiyle büyük bir katliam önlendi ve Kürtlerin İran’a geçmesi için süre tanındı. Baas yönetimi Kürtler için genel bir af çıkardı. İçlerinde Barzani’nin büyük oğlu Lokman ile kardeşleri Ubeydullah ve Sabir’in de bulunduğu çok sayıda peşmerge silahlarıyla birlikte İran’a gitmektense Irak hükümetine teslim oldular. Ancak bu Kürt liderler bir süre sonra Baas yönetimi tarafından idam edildiler.

Yönetimin Türkmenlere yönelik asimilasyon ve baskıları da sürüyordu. 29 Ocak 1976’da Irak’taki Türk varlığının simgesi olan Kerkük şehrinin ismi el-Tamim olarak değiştirildi. Kerkük’e yerleşmek isteyen veya bir Türk kızı ile evlenmek isteyenlere yaklaşık 33 bin dolar yardım yapılıyordu.

Aynı yılın Nisan ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk Irak’a resmi bir ziyarette bulundu ve Kerkük’e de gelerek halkla görüşmeler yaptı. Cumhurbaşkanına görülmemiş tezahüratlar yapıldı. Ancak ziyaretin ardından pek çok tutuklamalar yapıldı ve asimilasyon politikalarına hız verildi.

E. İran ve Irak’ın Karşılıklı Tasfiyesi

12 Ocak 1979’da gerçekleşen İran İslam Devrimi, Ortadoğu’da yepyeni bir dönemin başlamasına ve dengelerin altüst olmasına neden olmuştu. 12 Ocak 1979’daki İran İslam Devrimi’nin ardından Humeyni yönetiminin, üst düzey komutanları idam etmesiyle birlikte, güçlü İran ordusu zaaf içine düşmüştü.

ABD, İran İslam Devrimi ile birlikte Ortadoğu’daki en büyük müttefiki İran’ı kaybedince hemen yeni bir müttefik arayışına girdi. CIA ile Saddam Hüseyin arasında Mısır Kahire’de gizli görüşmeler yapıldı ve anlaşmaya varıldı. Temmuz ayında ise Cumhurbaşkanı General el Bekir görevinden ayrılmak zorunda kaldı ve Saddam Hüseyin işbaşına getirildi. Saddam, kendisine karşı çıkan 23 Baas yöneticisini de kurşuna dizdirerek yönetime tümüyle hakim oldu. Saddam ile birlikte Irak, bütün varlığını askeri sanayisini geliştirmeye ayırmış ve Batı ülkeleri ile ilişkilerini oldukça artırmıştı. Ordu silahlandırılmış ve yeni teknolojilerle donatılmıştı.

İran’ın silah gücünü tasfiye etmek için ABD ve Batı tarafından desteklenen Saddam Hüseyin, 22 Eylül 1980’de Irak ordularını bazı bölgelerden İran’a soktu ve savaş başladı. 8 yıl süren savaştan çocuklar ve kadınlar da nasibini almış, okullar, hastaneler ve camiler bile yıkılmıştı. Ölü ve yaralı sayısı yaklaşık 2 milyona ulaşmıştı. Bu savaşta Irak ordusunun komuta kademesi ve asker yapısı çoğunlukla Türkmenlerden oluşturulmuş ve kayıpların çoğunu da Türkler meydana getirmişti.

Batı ve Körfez ülkelerinin Irak’a sınırsız desteği bütün hızıyla devam etti. Fransa atom, Almanya ise kimyasal silah sanayisine büyük katkıda bulundular. Özellikle Kuveyt ve Suudi Arabistan, İran’ın bölgeye yayılmasını önlemek için büyük mali yardımlar yaptılar. Saddam kendisini bütün Arap dünyasının ve Ortadoğu’nun süper gücü olarak ilan etmişti. İki ülke arasındaki güç dengesini sağlamak için İsrail ve Suriye kanalıyla da İran’a büyük destek sağlanıyordu. İran’a karşı kısmen başarı kazanan Saddam Hüseyin, Fırat ve Dicle sularını bahane ederek Türkiye’ye de meydan okumayı unutmamıştı.

İran, bir yandan Irak ile savaşırken diğer yandan içeride Irak tarafından desteklenen Kasım Lo Kürt hareketinin isyanıyla da karşı karşıya kaldı. Bu arada, Molla Mustafa Barzani vefat etmiş ve Kürdistan Demokrat Partisi’nin başına oğlu Mesut geçmişti. İran, Mesut Barzani’den bu Kürt isyanını bastırması karşılığında her türlü yardıma hazır olduğunu söyledi ve Barzani de kabul etti. Buna karşılık Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Talabani bu teklife karşı çıkıp Saddam Hüseyin ile anlaştı ve 6 bin adamı ile birlikte Irak’a geçerek İran’a karşı savaşmaya başladı. Mesut Barzani, İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin isyanını bastırdı ve Kasım Lo hareketi Irak’a sığınmak zorunda kaldı. Barzani’nin İran’daki gücü artmıştı. Talabani bir süre sonra yeniden saf değiştirerek bu kez Barzani ile anlaşıp İran’a geçti ve iki Kürt grubun birleşmesiyle daha büyük bir güç oluşturdular.

20 Ağustos 1988’de İran ile Irak arasında ateşkes sağlandı. İran yine Kürt gruplarını desteklerken, Irak da İran’a karşı Halkın Mücahitleri Örgütüne yardım ediyordu. Savaşın hemen ardından Saddam yönetimi Kürtleri ezmek için harekete geçti. Batıdan aldığı kimyasal silahları da kullanarak Halepce ve Dohuk’ta büyük katliamlar yaptı. Katliamdan kurtulmak isteyen yüz binlerce peşmerge Türkiye sınırına yığıldı. Türk Devleti sınırı açarak Iraklı Kürt halkını daha büyük bir katliamdan kurtardı. Kürtlerin Irak’taki etkinliğine son veren Baas yönetimi bu kez yeniden Türkmenlere yöneldi ve asimilasyon, Türkmen mülklerine el koyma, sürgün ve idam politikalarına hız verdi.

F. Körfez Savaşı

İran ile savaşında Irak yaklaşık 1 trilyon dolarlık ekonomik kayba uğramış ve İran 900 milyar dolarlık savaş tazminatı istemişti. Batının ve Körfez ülkelerinin desteğiyle büyük bir askeri güce ve morale kavuşan Irak artık bölgede yayılma planları yapıyordu. Irak’ın hemen yanındaki Kuveyt ve Körfez petrol kaynaklarına göz dikmesi, bu kez kendisine bu gücü veren Batı ve Körfez ülkelerini tedirgin etmeye başlamıştı. Irak’ın büyük askeri gücünü kırabilmek için 2 Ağustos 1990’da önce Kuveyt’e saldırmasına göz yumuldu ve ardından oluşturulan uluslar arası güç ile Irak’ın karşısına çıkıldı.

Saddam, Kuveyt’te kalamayacağını anlayınca Cumhuriyet Muhafızları’nı Bağdat’a çekti ve Kürt ve Türkmenlerden oluşan askerleri Kuveyt’te bıraktı. Bu askerlerin bir çoğu ulular arası güce teslim olurken, bir çoğu da tankların altında can verdi. Irak yoğun hava saldırısı sonunda yenilgiyi kabul etti. Anlaşma sonucunda, Irak Devleti’nin elindeki kimyevi ve stratejik silahlar Birleşmiş Milletler tarafından imha edilecek ve masrafları da Irak Devleti karşılayacaktı. Bu arada Irak’ın Umkasr limanı ile Rumeyle petrol kuyuları da Kuveyt’e bırakılacaktı.

Diğer yandan Iraklı Muhalif Gruplar Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta toplanarak büyük bir isyan başlatma kararı almışlardı. Buna bağlı olarak Güney Irak’taki Şiiler Basra’dan başlattıkları ayaklanmayla Güney illerini birer birer ele geçirdiler. Irak ordusunun bölgedeki güçleri de Şiilerin ayaklanmasına destek verince isyancılar Bağdat’a 20 kilometre uzaklıktaki Aziziye kasabasına kadar ulaştılar. Şiiler Saddam’ı devirmek ve Bağdat’ı ele geçirmek için Müttefik güçlerinden yardım isteyince; “Irak’ın iç işlerine karışamayacakları” şeklinde kısaca “Hayır” cevabı aldılar. Şiilerin ve dolayısıyla İran’ın Irak’a egemen olabileceği korkusu, Bağdat’a girilmesini önledi ve Irak’a karşı yürütülen uluslar arası harekat çözümsüz kaldı.

Irak’ın Körfez yenilgisinin ardından 11 Mart 1991 günü, Erbil’de yaşayan Türkmenler ve Kürt gruplar ayaklandılar. Birkaç saat içinde Erbil kenti Saddam güçlerinden arındırılıp özgür bir kent haline geldi. Türkiye dışında bütün Dünya basınının eşliğinde Peşmergeler kahramanlar gibi Erbil’e girdiler. Kent içindeki ilk hareket, toprak hakimiyeti Türkmenlere ait olan Erbil’deki Tapu dairesinin yakılmasıydı. Tapu kayıtları daha önce buradan alındığı için bu başarılamadı. Türkiye’den çekinildiği için Türkmenlere karşı açık bir saldırıdan korkuluyordu. Erbil’deki isyan bir süre sonra tarihten bu yana Türkmen kenti olan Kerkük bölgesine de sıçradı. Irak ordusu ile Türkmenler ve Kürt gruplar arasında şiddetli çatışmalar oldu. Tuz Hurmatu, Taze Hurmatu, Kızılrubat ve Mendeli gibi Türkmen kasabaları Saddam güçlerinden temizlendi. Kerkük’ün kurtuluşunun ikinci günü, Peşmergeler yine Batılı gazeteciler eşliğinde şehre girdiler. Ayaklanma sırasında ölenler, Batı basını tarafından tümüyle Kürt olarak yansıtıldı.

Saddam, Batı ülkelerinin bütün isteklerini kabul etti. Irak’ın Şii ve İran hakimiyet alanına gireceğinden korkan Batılılar da Saddam’ın Şii güçleri ezmesine göz yumdular. Görev, savaşlarda bile özenle korunan Cumhuriyet Muhafızları’na verildi. Batı ise İran’a ültimatom vererek Şiilere yardım edilmesini yasakladılar.

Irak Muhafız ordusu Güneydeki ayaklanmayı büyük bir katliamla bastırdı ve 150 bini aşkın insan öldürüldü. Batı ülkelerinden destek alan Irak Yönetimi, Güneyden sonra 1991 Mart ayı sonunda Kuzeye yöneldi. Cumhuriyet Ordusu sırasıyla, Türkmen kentleri Mendeli’den başlayarak Hanekin, Kızılrubat, Deliabbas, Şahraban, Süleymanbey, Kifri ve Kerkük’e kadar her yeri ele geçirip önde gelenleri kurşuna dizdi. Ardından Kuzeye doğru Erbil’den bir önceki kasaba olan Altunköprü’de 28 Mart 1991’de büyük bir katliam yapıldı. Sadece bir mahallede 83 kişi kurşuna dizildi.

Daha önce bölgeye yığılan medya örgütleri olaylara ilgisini yitirmişti. Batının sessizliği içinde, Irak orduları Erbil kentine girdiler ve 3 günde birçoğu Türkmen 6 bin kişi öldürüldü. Helikopterler ve tanklar eşliğinde sürdürülen katliamlar daha da Kuzeye yayıldı. Süleymaniye ve Dohuk kentleri Cumhuriyet Muhafızlarınca ele geçirildi. Süleymaniye’de yaşayanlar İran’a, Dohuk’ta yaşayanlar ise Türkiye’ye Şırnak’a sığındılar. Kuzey Irak’taki Türkmenlerin önemli bir bölümü yurtlarından ayrılamazken, Mendeli, Erbil ve Kerkük’ten kaçan 70 bin Türkmen Hakkari’nin Şemdinli bölgesine sığınmışlardı. Türk kamuoyu daha önce de olduğu gibi Türkmenlerden habersizken, Şırnak’a sığınan 80 bin civarındaki Peşmerge Türk ve Dünya basını tarafından aylarca ilgi odağı haline getirilmişti.

Cumhuriyet Muhafızları, içerdeki ayaklanmaları bastırdıktan ve binlerce insan hayatından, yüz binlerce insan da yurdundan olduktan sonra Batı ülkelerinin insanlık duyguları birden kabarıverdi. 5 Nisan 1991’de Birleşmiş Milletlerin 688 Sayılı Kararı ile Kuzey Irak ile Türkiye sınırına yığılan insanların can güvenliklerini sağlamak ve insani yardımda bulunmak amacıyla “Huzur Operasyonu” başladı.

G. Güvenli Bölge ve Kürt Federasyonu

17 Nisan’da ise ABD, Hollanda, İspanya, İtalya, İngiltere ve Fransa’ya ait güçler Kuzey Irak’ta konuşlandırıldı. Irak halkını korumak amacıyla Kuzey ve Güney Irak “Güvenli Bölge” ilan edilerek Irak güçlerinin buralara girişi yasaklandı. Kuzeyde 36. Paralel güvenli bölge sınırı kabul edildi. Ancak o kadar ilginçtir ki, doğuda Süleymaniye bölgesi 36. Paralelin altında kalırken güvenli bölgeye dahil edilmiş, batıda Musul 36. paralelin üstünde kalmasına rağmen güvenli bölgeye alınmamıştı.

Türk ve Dünya kamuoyunun düz bir çizgi zannettiği 36. Paralel, aslında Kürt bölgelerini özenle güvenli bölgeye dahil ederken, Türkmen bölgelerini de özenle güvenli bölge dışında bırakan kırık bir çizgiydi. Erbil, Kürt Federasyonu’nun başkenti olarak görüldüğü için güvenli bölgeye dahil edilmiş ve burada yaşayan Türkmenler de bu yüzden şanslı olarak Güvenli Bölgede kalmışlardı. Güvenli Bölge içinde kalan bir başka Türkmen bölgesi ise, Süleymaniye yakınlarındaki Kifri kasabasıydı. Türkmenlerin % 80’i aşkın kısmı Irak yönetiminin insafına terkedilmişti. 36. Paralel ile Irak Kürt Federasyonu sınırlarına basit gözle bile bakıldığında ikisinin birbiriyle tamamen çakıştığı görülebiliyordu. Bu tarihlerden sonra, Güvenli Bölge tümüyle Kürt grupların hakimiyet alanına girdi.

5 Mayıs 1992’de Kürt gruplar self determinasyon hakkı elde etmek için Parlamento seçimleri düzenlediler. Ancak Türkmenleri temsil eden Irak Milli Türkmen Partisi bu girişimi boykot etti. Güvenli Bölge ilanından sonra Erbil’de bulunan Türkmenler, Türk devletinin desteğiyle ayakta kaldılar. 1988 yılında kurulan Irak Milli Türkmen Partisi, 1991 yılında kendisini bölgede resmen deklare etti ve Kuzey Irak’taki Türkmenlerin sorunlarına çözüm aramaya başladı. Zor şartlar altında okullar açıldı, radyo, televizyon ve matbaa kurularak yaşama ve varolma mücadelesi sürdürüldü. Zaman içinde Türkmen partilerinin sayısı artınca, bu partileri ve Türkmen kuruluşlarını bir çatı altında toplamak için Ekim 1994’te Irak Türkmen Cephesi’ni oluşturma çalışması başlatıldı. 24 Nisan 1995 yılında Irak Türkmen Cephesi resmen kuruldu. Ancak 31 Ağustos 1996’da Güvenli Bölge sayılmasına karşın Irak Kuvvetleri, Barzani peşmergeleriyle birlikte Erbil’e saldırdılar ve sadece Türkmen kuruluşları dağıtıldı ve çok sayıda Türkmen tutuklanıp Bağdat’a götürüldüler. Sadece ikisinin cesedi 1997’de ailelerine teslim edilirken diğerlerinin akıbeti ise bugüne kadar meçhul kaldı.

Irak Türkmen Cephesi’nin bölgede ve uluslar arası alanda tanınıp güçlenmesi, bölgede etkinlik kurmaya çalışan Barzani ve Saddam yönetimini rahatsız etmeye başlamıştı. 10 Ağustos 1998 tarihinde 3000 kişilik bir silahlı grup Erbil’e bir gece baskını düzenleyerek 20’yi aşkın Türkmen bürosunu tahrip ederek yağmaladılar. Bu dönemden sonra Barzani yönetiminin, kendi hakimiyet alanı içindeki Türkmenlere yönelik baskıları daha da arttı. Türkmen okullarında Türkçenin yanında Kürtçenin de okutulma zorunluluğu getirildi. Siyasi, ticari ve polisiye baskılar artırıldı.

H. ABD’nin Irak Operasyonları

Körfez Savaşı’nı takiben Birleşmiş Milletlerin 687 Sayılı kararına bağlı olarak Irak’ın silahsızlandırılması için kısa adı UNSCOM olan bir komisyon görevlendirilmiş ve Irak yönetiminin çeşitli yanıltmaları altında görevini sürdürmeye çalışmıştı. 1998 yılı sonlarına doğru Irak Yönetimi bu komisyon ile işbirliğine son verdiğini açıkladı. Bunun üzerine ABD ve İngiltere Aralık ayında Irak’a “Çöl Tilkisi” adıyla yeni bir operasyon düzenlediler. Ancak Ramazan ayının başlaması sebebiyle harekat fazla sürmedi. Bunu takiben de ABD, Irak yönetiminin değişmesi gerektiğini vurgulamaya başladı. ABD Kongresi “1998 Irak’ı Kurtarma Yasası”nı kabul etti. Bu yasaya bağlı olarak Irak Muhalefetini desteklemek için 97 milyon dolar kaynak ayrıldı. Irak Muhalefetinin ilk planlı örgütlenmesi 1980 yıllarına kadar dayanıyordu. Saddam Hüseyin’in başa geçmesi ve İran Irak Savaşı’nın başlamasının ardından Iraklı Muhalifler Suriye’nin başkenti Şam’da bir araya gelerek Irak Yurtsever Milliyetçi Demokratik Cephesi’ni kurmuşlardı.

Bütün bu gelişmelere rağmen Saddam Hüseyin yönetimi Bağdat’taki gücünü hep korudu. 90’lı yılların ikinci yarısında Saddam Ailesi içinde çeşitli kavgalar olmuştu. Saddam Hüseyin’in çocukları Kusay ve Uday, amcaları ve enişteleri de dahil olmak üzere aşiret içerisinde kendilerine muhalif olacak bütün akrabalarını öldürdüler. 1996 Aralık ayında büyük kardeş Uday bir suikasta uğradı ve felç oldu. 1968 doğumlu Küçük kardeş Kusay, ordu ve yönetimde babasından sonra ikinci adam haline geldi.

Bağdat yönetiminin güvenliğini 60 bin kişiden oluşan Cumhuriyet Muhafızları ve 30 bin kişiden oluşan hava ve zırhlı araçlarla donatılmış Özel Koruma Birlikleri sağlıyordu. Ayrıca Uday’ın kurduğu tank, uçak ve helikopter destekli Saddam Fedaileri örgütü vardı. Bu özel birlikler, artık tamamen gözardı edilen diğer silahlı kuvvetler subaylarından bile on kat fazla maaş alıyordu.

İ. Yeni Ortadoğu Yapılanması

1989’da Sovyetler Birliği’nin Çöküşü ve iki Almanya’nın birleşmesini takiben ABD, İngiltere ve İsrail ile birlikte Dünya’nın ve Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasına karar vermişti. Baba Bush döneminde yürürlüğe konulan bu yapılanma çerçevesindeki hedef ülkeler, Afganistan, İran, Irak ve Suriye idi. İran’ın silah gücü Saddam’ın başlattığı savaşla kırıldığı için bundan sonraki hedef Irak’tı.

1991 Körfez Savaşı ile planın bir aşaması olan Irak’ın üstün silah gücünün tasfiyesi gerçekleştirilmiş ancak, Clinton dönemiyle birlikte Ortadoğu yapılanması askıya alınmıştı. 11 Eylül 2001 sonrasında Afganistan ve 2003 Nisan ayında Irak işgaliyle bu yapılanmaya devam edildi.

Bu kutsal ittifakın ABD tarafında “Yeni Muhafazakarlar” vardı. Çoğu Ortadoğu kökenli göçmen aile çocukları olan bu kişiler, ABD’nin İsrail temelli yeni Ortadoğu yapılanmasının baş aktörleri oldular. Bunlardan Lübnanlı Hıristiyan bir göçmen ailenin çocuğu olan Enerji Bakanı Spencer Abraham dışındaki bazı isimler Türkiye ve Ortadoğu’da da tanınmışlardı.

İ.1. Zalmay Halilzad

Bush’un Ortadoğu danışmanı Afganistan Peştun kökenli Zalmay Halilzad 1951 yılında Afganistan Mezar-ı Şerif’de doğdu. Aslen Peştun olan Halilzad’ın Babası, 1973’e kadar Afganistan’ı yöneten Kral Zahir Şah’ın yardımcısıydı. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde eğitim gördü ve Şikago Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden sonra 1979’da Amerikan vatandaşı oldu. Afgan mücahitlerinin Ruslara karşı örgütlenmesinde ve silah yardımı yapılmasında anahtar rol oynadı. Bu konuda, ABD, Suud ve Pakistan gizli servisleri arasındaki koordinasyonda üst düzeyde önemli görevler üstlendi.

1985 – 1989 yılları arasında ABD Hükümeti ve CIA emrinde çalıştı ve danışmanlık yaptı. Clinton döneminde RAND strateji kuruluşuna girdi. 1991 – 1992 yıllarında, Savunma Sekreterliği’nde asistandı ve Pentagon’da Paul Wolfowitz’le görev yaptı. Körfezden sonra Dünyanın ikinci büyük enerji bölgesi olan OrtaAsya’yı Türkmenistan, Afganistan, Pakistan üzerinden Hint Okyanusuna bağlayan büyük bir boru hattı projesinde yer aldı.

1995 – 1997 yıllarında, Taliban ile UNOCAL’ın başını çektiği Petrol şirketleri arasında arabuluculuk yaptı ve Batı Afganistan’dan geçecek bu boru hattı anlaşmasını gerçekleştirmeye çalıştı. ABD’nin Taliban’la işbirliği yapmasında önemli rol oynadı. El-Kaide 1998 Ağustos ayında, ABD’ye karşı eylemlere başlayınca tutumunu değiştirdi.RAND Organizasyonun Genel Ortadoğu Politikası Başkanı olarak, İran ve Suriye’ye karşı Türkiye – İsrail stratejik işbirliğine yönelik önemli çalışmalara katıldı.

Özellikle 1997 ve 1998’de Yahudi kuruluşu BESA ve ABD ve Kanada Yahudi lobilerinin katkısıyla -Türkiye’den bazı isimlerin de katıldığı- ortak çalışmalar gerçekleştirdi. Oğul Bush, Cheney ve Rumsfeld’in takımına girdikten sonra, 21. Yüzyılın enerji alanları konusunda vazgeçilmez bir danışman haline geldi.

İ.2. Paul Wolfowitz

Paul’un babası Jacob Wolfowitz 19 Mart 1910’da Polonya Varşova’da doğdu. 10 Yaşında ABD‘ye geldi ve 1934’te Lillian Dunds ile evlendi, aynı yıl kızları Laura, iki yıl sonra da oğulları Paul doğdu. Baba Wolfowitz 1942’de New York Üniversitesi’nde matematik doktorasını tamamladı.

Kızları Laura, Wolfowitz ailesini “Sıkı Siyonist” olarak tanımlıyor ve “Ailemin İsrail’e derin bir aşkı vardı” diye söylüyor. Ailenin siyonizminin seküler olmakla ve babalarının kendilerini Yahudi okullarına ve sinagoga göndermekten çekinmekle birlikte Amerika’da veya nerede olursa olsun Yahudi köklerini ve kültürünü korumayı ve asimile olmamayı amaçladığını da belirtiyor. Laura Boston’da okurken, yine bir Yahudi olan Zvi ile evlendi ve 1966’da İsrail’e göç etmeye karar verdiler.

Wolfowitz ailesinin oğlu Paul 1965 yılında Cornell Üniversitesi matematik bölümünü bitirdi. 1966 – 67 yıllarında bir Muhasebe bürosunda staj yaptı. 1972 yılında Şikago Üniversitesinde siyaset bilimi alanında doktorasını tamamladı. 1973 – 1977 arasında nükleer silahların sınırlandırılmasına ilişkin bir hükümet biriminde çalıştı. 1977 – 1980 yılları arası Pentagon’daki ilk çalışma dönemi oldu.

1981 – 1982 yıllarında iki yıl süreyle Birleşik Devletler Siyaset Planlaması kurmaylarına başkanlık yaptı. Bu arada 16 Temmuz 1981’de baba Wolfowitz, kalp krizi geçirdiği Tampa’da öldü. İsrail’deki kız kardeşi Laura; “Kardeşim İsrail’in sorunlarına Amerikanın bakış açısından bakan bir Amerikalı, bense Amerika’nın sorunlarına İsrail’in bakış açısından bakan bir İsrailliyim” diyordu. Yine Ronald Reagan (1981-1989) döneminde (New York şehir koleji ve Doğu Avrupalı göçmen aile çocuklarının oluşturduğu) Muhafazakar Gençlik grubunun tanınan isimlerindendi. 1986 – 1989 yıllarında ABD‘nin Endonezya büyükelçisi olan Paul Wolfowitz, 1989 – 1993 yılları arasında Savunma Bakanlığı emrinde çalıştı ve Dick Cheney’e karşı sorumlu olan 700 kişilik bir savunma politikaları birimini yönetti, Doğu Asya ve Pasifik politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynadı.

1993 yılında Ulusal Güvenlik Akademisinde ulusal strateji ve dış politika konusunda dersler verdi. 1997’de Clinton döneminde oluşturulan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin yönetiminde yer aldı. Söz konusu proje Irak ve benzeri potansiyel saldırgan ülkeleri ortadan kaldırma veya pasifize etmek için yeni bir politika oluşturulmasına dayanıyordu. Paul Wolfovitz 2001 Mart ayında İkinci Bush tarafından Savunma Sekreterliğine atandı

İ.3. John P. Abuzaid

2003 Temmuzunda ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı olan John P. Abu Zaid, 1951 yılında ABD’de doğdu. Lübnan kökenli Hıristiyan bir ailenin çocuğu olan Abu Zaid, temiz ve akıcı bir Arap lisanına sahipti. Çevresince “Çılgın Arap” olarak tanındı ve Harward Üniversitesi’nde Ortadoğu Araştırmaları konusunda akademik çalışma yaptı. Bir ara Amman’daki Ürdün üniversitesi’nde de eğitim gördü ve Lübnan’da BM gözlemcisi olarak çalıştı. Bosna ve Kosova gibi alanlar dışında, 1990 yılında Kuzey Irak Kürt bölgesinin koruma altına alınmasında önemli rol oynadı.

İ.4. Eric Edelman

2003 yazında ABD’nin Türkiye Büyükelçiliği’ne atanan Eric Steven Edelman, 14 Aralık 1952’de Columbus Ohio’da doğdu. Ukrayna göçmeni Yahudi bir aileden gelen Edelman’ın annesi İstanbul Yahudilerindendi. 1980 yılında Dışişleri Bakanlığı görevlisi olarak Gazze ve Batı Şeria’ya özerklik verilmesi görüşmelerine katıldı. 1982 – 1989 yılları arasında Reagan’ın devlet sekreteri olan- George Shultz döneminde ona asistanlık yaparak kendini göstermeye başladı ve Sovyet masasında Afganistan ve Ortadoğu uzmanı olarak tanındı.

1987 – 1989 arasında Moskova’da özellikle Afganistan ve Ortadoğu konusunda siyasi görevli, 1994 – 1996 arasında Prag’da Misyon Şef Yardımcısı, 1998 – 2001 yılları arasında Finlandiya Büyükelçisi olarak görev yaptı. Ocak 2001’le birlikte George W. Bush’un Milli Güvenlik Konseyi başkanlığı baş yardımcı asistanlığına ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in Ulusal Güvenlik danışmanlığına getirildi. Edelman, Irak işgalini örgütleyen ve gerekçelerini oluşturan ekibin en önemli isimlerinden birisiydi. Bertell Olman, 2003 Şubat başında ZNet’te yazdığı yazısında şunları söylüyordu :

“Farklı yetkililer için hangi nedenlerin daha önemli olduğunu bilemememize karşın, sanırım hepsi önemli bir rol oynuyor ve hep beraber ele alındığında hükümetin savaş tetiğini çekmekteki hevesi için fazlasıyla yeterli görünüyor. Ancak, bir diğer ana neden daha var ve en büyük savaş karşıtları tarafından bile atlandığı için bundan da bahsetmek gerek. Bu da, Irak’la yapılacak bir savaşın İsrail’in, en azından mevcut sağ görüşlü hükümetinin ortaya koyduğu, en önemli ulusal çıkarlarına hizmet edecek olması. Bu görüş tabii ki pek ender olarak gündeme geliyor, çünkü böyle yapan kişi bugünlerde neredeyse seri katil olmak kadar kötü algılanan Yahudi düşmanı olarak adlandırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını biliyor. Bu nedenle bu noktada görüşlerimi bildirmeden önce söyleyeyim ben bir Yahudi’yim. Bu sayede sadece “kendinden nefret eden Yahudi” suçlamasına maruz kalabilirim.

… Bütün bunları üst üste eklediğinizde, Irak’a karşı girişilen savaş, neredeyse ABD’nin çıkarlarından çok İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyor gibi görünüyor. Bu durumda, hükümetin dış politika danışmanları arasındaki bazı tepe isimlerin sağ kanat Siyonistler olmasına şaşırmamak gerekiyor. Bu isimler arasında Paul Wolfowitz (Savunma Bakan Yardımcısı, hayatının geçmiş dönemlerinde İsrail’e göç etmek istedi ve ilk resmi makalesini 1992 yılında Irak’ın işgalini isteyen bir yazıyla yayınladı), Douglas Feith (Savunma Bakanlığı Siyaset Müsteşarı), Elliot Abrams (Ulusal Güvenlik Konseyi), Lewis Libby (Başkan Yardımcısı Cheney’in Kurmay Başkanı), Eric Edelman (Libby’in baş asistanı), ve Richard Perle (Pentagon’un Savunma Politikası Kurulu Başkanı. FBI, Perle’nin 1970 yılında Senato’da memurken, Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki gizli bilgileri İsrail Büyükelçiliği’ne ilettiğini tespit etmişti.

Perle, 1996-1999 yılları arasında İsrail Başbakanı olan Netenyahu’nun seçim kampanyalarında danışman olarak çalışmıştı.) Bu sayıda komünistin ya da masonun ya da siyah milliyetçinin dış siyaset yapılanmamızda yer alması durumunda ortaya çıkacak rahatsızlığı düşünebiliyor musunuz? Tekrar ediyorum, burada bahsettiğim Yahudiler değil, sağ kanat Siyonistler ya da başka bir ülkede, ki bu ülke bulunduğu bölgede Amerikan hükümetinin nasıl davranacağı konusunda ciddi söz sahibi bir ülke, iktidarda olan milliyetçi bir ideolojinin aşırı bir versiyonuna kendilerini adamış kişiler. Şimdi, ABD’nin Irak politikasının Siyonist danışmanlar tarafından belirlendiğine inanamıyorum, ama bu isimlerin sağ kanat Siyonistliğinin söylemlerinin Bush’u, Cheney’i, Rumsfeld’i etkilemediğine de inanamıyorum. Benim bakış açıma göre burada gözlemlediğimiz iki imparatorluğun iç içe geçmesi. Bush’un ve Şaron’un birbirini tamamlayan çıkarları, aynı yatağa girmelerine neden oluyor.”

İ.5. Iyad Allavi

Yeni Ortadoğu yapılanmasında, Amerikalı aktörler yanında bu ekip tarafından hazırlanan bazı Ortadoğulu aktörler de rol alıyor. Bu konudaki çok sayıdaki örnekten birisi Iyad Allavi. Yeni Irak yapılanmasında önemli bir görev verilen ve peşmergelerle yakın işbirliği içinde çalışan Allavi’yi de tanımakta büyük yarar var.
Iyad Allavi, 1945 yılında Şia bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Büyük Babası, Irak‘ın İngiltere’den bağımsızlığını kazandığı dönemde görüşmeci ve 1960’lı yıllarda milletvekiliydi. Bağdat Tıp Fakültesi’nde okudu. Baas Partisi’ne girdiyse de sonradan atıldı ve 1971’de Londra’ya giderek tıp eğitimine burada devam etti.

Eğitimi sırasında Avrupa’daki Iraklı Öğrenciler Birliği’nin başkanlığını yaptı. Londra’da evlenip sonradan ayrıldığı Hıristiyan eşinin ve Araştırmacı Gazeteci Seymour Myron Hersh’in CIA Ajanı Vincent Cannistraro’dan aldığı ifadelere göre; bu dönemde bir yandan Irak Gizli Servisi Muhaberat ile de işbirliği yapıyor ve Avrupa’daki rejim karşıtı Iraklılar hakkında bilgi vererek para alıyordu. Onun verdiği bilgilerle pek çok rejim karşıtı Avrupa’da öldürüldü. Ortadoğulu bir diplomatın, Baas ile ilişkisini ifşa etmesi üzerine 1975 yılında Baas Partisi’nden koptu. Dolayısıyla Saddam Hüseyin’in ölüm listesine giren Allavi 1978 Şubatında bir gece baltalı bir saldırıya uğradı ve aldığı yaralarla ölümden döndü.

Bir yıl hastanede kaldıktan sonra iyileşen Allavi 1980’lerle birlikte MI6 hesabına çalışmaya başlayarak, Saddam karşıtlarını örgütleme yoluna gitti. Özellikle Ürdün, Suudi Arabistan, Türkiye ve ABD‘ye kaçan eski Iraklı askerleri bir araya getirerek, Saddam Hüseyin’e karşı içeriden askeri darbe yapılması için çalıştı. 1991 Körfez Savaşı’nı takiben, CIA adına çalışan kuzeni Ahmet Çelebi ile güçlerini birleştirdiler ve Irak Ulusal Kongresi’ni kurdular. Kongre ilk toplantısını, Ekim 1992’de Mesut Barzani’nin karargahının bulunduğu Salahaddin kentinde, Iraklı Kürt gruplarla birlikte yaptı. Eski CIA ajanlarının ifadelerine göre, 1992 ve 1995 yıllarında Irak‘ta bir sinemanın ve içinde çocukların bulunduğu bir okul otobüsünün bombalanmasını organize etti. 1996 yılında Bağdat’ta Saddam Hüseyin’e karşı CIA desteğinde askeri bir darbe planladı ama başarısızlıkla sonuçlandı. Bu sırada, CIA’nın Amman’daki Ortadoğu şefinin Amerikan Hava Desteği önerisi de Clinton tarafından reddedilmişti. Olaya karışanlar Saddam Hüseyin tarafından kurşuna dizdirildi, Allavi’nin ailesine ait fabrikalar ve topraklara el konularak, aileye ait Necef’teki mezarlık bile yıkıldı. Allavi’ye göre, Irak‘taki ailesi yaklaşık 250 Milyon dolar kayba uğramıştı.

ABD, Irak Ulusal Kongresi’ne 1995’te 5, 1996’da 6 milyon dolar yardımda bulundu. 1998’de Iraklı muhaliflere yapılan yardım 100 milyon dolara yaklaşmıştı. MI6’nın 2002 yılında Hükümete sunduğu Irak‘ın Kitle İmha Silahları Raporu’nun en önemli kaynağı Iyad Allavi idi. Kitle imha silahları raporunun yetersizliği üzerine CIA ile Pentagon arasında 2004 yılıyla alevlenen iç mücadele Pentagon’un ağırlığıyla sonuçlanıp, Mayıs 2004’te Ebu Garib Hapishanesi fotoğrafları da CIA tarafından basına sızdırılınca -CIA Başkanı George Tenet istifaya zorlandı- CIA adına çalışan Ahmet Çelebi’nin yıldızı söndü ve 28 Mayıs 2004’te Allavi Irak Başbakanlığına atandı.

Allavi tarafından Bağdat bürosu kapatılan Al Cezire’nin 14 Ağustos 2004 tarihinde yaptığı söyleşide Muktada Es Sadr şunları söylemişti : “Allavi’nin takımı Saddam’dan daha beter. Bunlar ne Şia, ne de Müslüman”. The New York Times’dan Paul Krugman 6 ağustos 2004 tarihli “Bir Çıkış Yolu Bulmamız Lazım!” başlıklı yazısında aynen şöyle söylüyordu : “Iyad Allavi muhtemelen bir nevi haydudun teki. Yine de başarılı olması bizim çıkarımıza… Artık Allavi eskisinden de kukla görünüyor. Her şeyi bırakıp kaçsak mı? Hayır. Ama artık gerçekçi olmalı ve dürüstçe bir çıkış yolu aramalıyız.”

CIA’ya yıkılan başarısızlık, Bremer’in istifası, MI6’nın tavsiyesi ve Pentagon’un onayı ile Irak Başbakanı olan İngiliz vatandaşı Iyad Allavi’nin asıl kimliği Peşmergelere olan yakınlığı ve ilişkileri ile ileride daha iyi anlaşılacak!