Almanların Kürdistan Operasyonları

Almanya’nın, PKK Terör Örgütü’nün adeta siyasi başkenti haline gelmesini anlamak için, Onun siyasi tarihine bir göz atmak gerekir. Alman yayılmacılığının önemli ideoloğu Dr. Paul Rohrbach’ın “Almanya’nın geleceği nerededir? Doğu’dadır. Türkiye’de, Mezopotamya’da, Suriye’de” ilkesine uyan Almanların Kürdistan Operasyonları 3 dönem halindedir:

  1. Reich II Operasyonları: 1871 – 1919
  2. Reich III Operasyonları: 1933 – 1945
  3. Reich IV Operasyonları: 1956 – 20??

A. II. REICH OPERASYONLARI: 1871 – 1919

Berlin Bağdat Demiryolu

Dönemin diğer büyük Emperyalist ülkeleri gibi Kürdistan ilgisini Alman Birliği’nin kuruluşuna ve Petrolün keşfine dayandırmak isabetli olacaktır. 1850’de petrol bulunmuş ve Azeri ve Kerkük Petrolleri en önemli hedef haline gelmişti.

İlk olarak İngiliz Subayı Francis R Chesney’in araştırma raporuyla önerdiği “Basra Körfezinden Akdeniz’de Demiryolu Projesi” çerçevesinde 1856’da İngiliz Sir William Andrew Fırat Vadisi Kumpanyası’nı kurmuş ve bir yıl sonra Osmanlı Sultanı’ndan Basra’dan İskenderun’a Demiryolu Döşenmesi imtiyazını almıştı. İngiltere’nin Süveyş Kanalı’na el koymasının ardından İngiltere bu projeden çekildi. Ticaretin Süveyş’e kayması üzerine Mithat Paşa, Bağdat Valisi iken İstanbul – Basra Demiryolu’nun yapılması için yeniden büyük gayret gösterdi ve sonraki yıllarda birçok Avrupalı şirket, Osmanlı topraklarında Demiryolu için projeler sundu. Kimi güzergâhı (Yahudileri Filistin’de kolonize etmek için) Kudüs üzerinden, kimi Batı kimi Doğu Anadolu’dan geçirmeyi öneriyordu. II. AbdulHamid’in amacı ise İstanbul ile Şam’ı ve ardından Hicaz’ı birbirine bağlamaktı. Sultan, sömürge geleneği olan Avrupalıların ve İngilizlerin art niyetlerinden kuşku duyduğu için Deutsche Bank tarafından sunulan öneriyi kabul ederek 1889’da Demiryolu projesini Almanlara verdi. Almanlar hattın yapımında çok önemli haklara sahip oldular.[i]

Osmanlı’nın Demiryoluna ilişkin ekonomik ve siyasi beklentilerine karşı, Almanlar bu hattın denetimini ellerinde tutmalarında hayati çıkarları olduğuna inanıyorlardı. Pan German Birliği’nin bir broşüründe: “Aynen İngilizlerin Hindistan’da yaptığı gibi Mezopotamya’ya Alman göçmenlerin yerleştirilmesi ve Reich Mülkü (Alman Krallığı Toprağı) yapılması” açıkça ifade ediliyordu.

İngiltere’nin Güneyden (Körfez, Suud Yarımadası ve Akdeniz & Filistin) harekâtlarına karşılık Almanya, bölgenin hâkimi Osmanlı Devleti ile anlaşma yolunu seçmiş ve Osmanlı Sarayı ve Ordusu içinde bir Alman Lobisi oluşturmuştu. “İslam dostu bir Almanya, Doğuda İngiltere’nin yapamadığını yapacak, Anadolu ve Mezopotamya sulama kanalları ve yollarla imar edilecekti. Bu Almanya için gerekliydi.

Alman emperyalizminin ideologlarından Alays Sprenger’e göre ise; “Şark sömürgecilik için en güzel alandır. Eğer Almanya, Rus Kazakları el atmadan önce burayı ele geçirme fırsatını kaçırmazsa, dünyanın paylaşılmamış en güzel parçasını almış olacaktır. Gerçekten Şark’ın sömürgeleştirilmesi, Alman halkının bütün sınıf ve tabakalarına yarar sağlayacaktı”.

Ortadoğu üzerine odaklanan Avrupa’nın üç emperyalist ülkesi İngiltere, Fransa ve Almanya, 1900’lü yıllardan itibaren bölgede kazandıkları imtiyazları korumak için aralarında anlaştılar.  Almanlar Basra Körfezine yaklaşmamayı, İngilizler Mezopotamya petrollerinden Almanlara % 25 oranında pay vermeyi, Fransızlar ise Karadeniz’de yapacakları Demiryolu ile Alman Demiryollarının birleşmesi karşılığında Almanların Suriye ve Halep’teki varlığına sessiz kalmayı taahhüt etmişlerdi.

(Bu bölümdeki bazı bilgiler için Makale Önerisi: Mustafa Albayrak, Osmanlı Alman İlişkilerinin Gelişimi ve Bağdat Demiryolu’nun Yapımı, OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), Sayı: 6 Sayfa: 001-038 DOI: 10.1501/OTAM_0000000236 Yayın Tarihi: 1995)

Lawrens’e karşı Max Oppenheim ve Wassmuss

Almanların “Silahlarla Mücadele Edilemeyecek Topraklarda İsyanlarla Mücadele Stratejisi” çerçevesinde Almanya, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiliz egemenliğine karşı mücadele için Ortadoğu’ya birçok casus göndermişti. Bunlardan ilki sonradan Hıristiyanlaşmış bir Yahudi olan Max Oppenheim idi. 1893 – 1894 yıllarında Suriye, Mezopotamya ve Basra’yı adım adım gezdi, haritalar çıkardı ve notlar aldı. 1895’te II. AbdulHamid ile bir görüşme yaptı ve siyasi bilgiler verdi. 1899’da Deutsche Bank adına Suriye, Halep ve Kuzey Mezopotamya’da yeni araştırmalar yaptı ve 19 Kasım’da Tell Halaf antik kentini keşfetti. 1899-1900’te “Vom Mittelmeer zum Persischen Golf” yani “Akdeniz’den Basra Körfezine” isimli kitabını yayınladı. 1912’de karşılaştığı Lawrens, bunun “Bölgeye ait en önemli kaynak” olduğunu söyledi. Birinci Dünya Savaşı sırasında, babasının Yahudi kökeni yüzünden Avusturya’nın tavrı ile gözden düştü.

Bölgede çalışan bir başka Alman Casusu Wassmuss 1906’da İran’ın Körfez limanlarından Buşir’e Alman Konsolosu olarak atandı. Burada yerli aşiretler ve özellikle etkin şeyhler ile yakın ilişkiler kurdu. Wassmuss’un en önemli yardımcısı NideerMayer idi. Almanya, Birinci Dünya Savaşı’ndaki ittifak çerçevesinde bir yandan Osmanlı’nın ilan ettiği Büyük Cihad’a destek olmaya çalışırken, diğer yandan da bu casuslarıyla İran ve Irak’taki Şii gruplarla yakın ilişkiler kuruyor ve bunları Osmanlı’ya karşı kışkırtıyordu. Almanların bu ikiyüzlü tutumunu gören Osmanlı Subayları birçok defa Alman Casuslarını yakalamış ve uzun süre alıkoymuşlardı. Alman Casusları bu yıllarda, Osmanlı tebaasına ve İslam Dünyasına hoş görünmek için Kral II. Wilhelm’in Müslüman olduğunu ve hatta Hacı Muhammed lakabını da aldığını, Almanya’nın İslam dünyasına katıldığı söylentini yaymışlardı. Aynı tür psikolojik faaliyet, Soğuk Savaş yıllarında “başında Elif Harfi bulunan bir ülkenin yakında Müslüman olacağı” söylentisi yayılarak bunun Almanya olacağı şeklinde yapılmıştı. İngiliz İstihbaratı ise aynı şekilde zaman zaman İngiltere Prenslerinin Müslümanlığını yaymaktan geri durmamıştı. Bu tür İslam yandaşlığı manevraları, İngilizler gibi Almanlara da bölge çalışmalarında, İslam toplumlarıyla ve yerel aşiretlerle olan ilişkilerinde önemli yararlar sağlıyordu.

Birinci Dünya Savaşı süresince Almanlar komutanlık üstlendikleri birçok Osmanlı cephesinde büyük başarısızlık göstermişlerdi. 1915’te Teşkilatı Mahsusa’nın Ortadoğu ve Irak Sorumlusu Süleyman Askeri Almanların kendi bölgesinde faaliyet yapmasını yasaklamak durumunda kalmıştı. Aynı şekilde Filistin, Suriye ve Irak Cephesi için kurulan Yıldırım Orduları Komutanlığı da çoğunlukla Alman subaylardan oluşturulmuştu. Falkenhayn ve ardından Liman Von Sanders tarafından yönetilen Cephe yönetim hataları yüzünden kaybedilmişti. Savaş sonrası Yıldırım Orduları Komutanı olan Mustafa Kemal Paşa, bu beceriksizliği sonraki yıllarda ortaya çıkan bir mektubunda açıkça izah etmişti. Alman hayranı olarak bilinen Enver Paşa bile “Afrika Grupları Kumandanlığı mıntıkasına bir Alman neferinin dahi girmesi ‘min külli vücuh gayri caizdir’ (uygun değildir)” diye söylemişti. Osmanlı Devleti, Almanlarla ittifak kurarak Afrika, Ortadoğu ve Balkanlarda kaybedilen toprakları geri kazanmayı beklerken, Almanya da bütün bu bölgeyi Türkiye ile birlikte nüfuz alanına katmayı hedefliyordu.

Gürcistan ve Ermenistan’ın bağımsızlığını savunan Almanya, ittifak süresince Osmanlı’nın Kafkasya’ya genişlemesine engel olmuştu. Deutsche Tages Zeitung’da yayınlanan bir yazıda aynen şu ifadeler vardı: “(Türk’e) yalnız efendisinin verdiği kadarıyla yetinip fazla bir şey verilmeyeceğini sopa anlatır. Almanya’nın doğu istikametindeki hedeflerine engel teşkil eden bu millet için asla merhamet yoktur. Almanya kendisi için “aşikâr bir öneme” sahip olmayanlar hakkında hiçbir ilgi ve hiçbir merhamet eseri hissetmez.

Sultan Mehmed Reşad’ın 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nda Harp Yönetimini Almanya’ya bırakması, bütün bu toprakların kaybına yol açtı 29 Ocak 1919’da Alman Askeri Heyeti başkanı Liman Von Sanders’in İstanbul’dan ayrılmasıyla Türk topraklarındaki 84 yıllık Alman varlığı son buldu.

Alman İstihbaratı ve Türkler

1913’te II. Wilhelm tarafından Alman GenelKurmay İstihbarat Başkanı yapılan Walther Nikolay, hem Alman hem de Dünya İstihbarat Tarihi’nin en önemli isimlerinden biriydi. “Bir hükümet, her türlü ekonomik gelişmeye günü gününe uyabilecek biçimde örgütlenmiş bir genelkurmaya sahipse, savaşı daha baştan kazanmış demektir” diye söyleyen Nikolay’ın Gizli Kuvvetler ve İstihbarat Hizmeti, Matbuat ve Efkârı Umumiye isimli iki eseri Osmanlıca olarak da yayınlanmıştı. Nikolay, Gizli Kuvvetler isimli kitabında Türkiye ve Türkler hakkında şu tahlillerde bulunmuştu:

Türkiye’de çok canlı olan istihbarat faaliyetine hiçbir Türk asıllı dâhil olmamıştı; ayrıca Türkiye, kadının rol oynamadığı(?) başlıca mücadele sahasıydı. Öte taraftan Türkiye’nin durum ve şartları özel mahiyette olduğu için olacak; düşman istihbarat servisleri burada tarafsız ülkelere mensup casuslardan da faydalanmış, ülkenin durum ve şartlarına vakıf insanlarla iş görmüştü. Ele geçen casusların büyük kısmı Rum, Ermeni ve Yahudi asıllıydı. Rumlar veya Levantenler dolandırıcı ve ikiyüzlü idi. Yahudiler ise çok aşırı Türk düşmanlığı gösteriyor ve İtilaf Devletlerinden özellikle İngilizlere ilgi gösteriyorlardı. Ermenilere gelince casuslukta çok gayretli olmalarından dolayı bunlardan çok çekiniyorlardı.

Casusluğa karşı mücadelede “Emniyet-i Umumiyye Müdüriyeti” ile “İstanbul Polis Müdüriyeti”nin aynı makam olmaması, günlük mesai zamanının sınırlı olması ve bunun dışında çalışılmaması çok fazla kötü etkiler meydana getirmişti. Yoksa Türk Polisi özellik olarak usta, azimli, siyasi entrikalarda uzman ve bu konuda sakınılacak derecede bir kuruluştu.

İstanbul’da Almanya’nın durumu hakkında hayret edecek derecede doğru bir görüş elde ediliyordu.

Türk İstihbarat servisinin içinde toplandığı bir merkez yok gibiydi; birbirinden çok uzak olan harekât sahalarında bağımsız hareket eden orduların her birinin ayrı birer istihbarat servisi vardı.

Askeri kanat tarafından ustaca sevk ve idare edilen bir siyasi istihbarat servisi; (Teşkilatı Mahsusa) ta Orta Asya’ya kadar kol salmıştı; fakat bu daha çok özel bir Türk işi olarak telakki ediliyordu, elde edilen bilgi ve sonuçlar Alman istihbarat servisinden gizli tutuluyordu.

Burada bir not olarak belirtelim ki; PKK Terör Örgütü ile Asala arasında yapılan bir anlaşma gereğince, 1990 yılından itibaren Terör Örgütünün Türk güvenlik kuvvetleri hakkındaki istihbarat çalışmalarını Ermeniler yürütecekti.

(Bu bölümde verilen bazı bilgiler için kıymetli bir arkadaşıma ait Kitap Önerisi: Alman Gizli Operasyonları ve Türkler, Emrullah Tekin, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Aralık 2001, İstanbul.)

B. III. REICH OPERASYONLARI: 1933 – 1945

Kürdistan Operasyonları

Almanların Kürdistan ilgisinin en temel sebebi Musul Kerkük petrolleri idi. II. Dünya Savaşı öncesinde bölgede, Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşıyan iki önemli boru hattı vardı. Kerkük’ten çıkan ana hat, Hadisa’da ikiye ayrılıyor, birisi Suriye üzerinden Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus’a ulaşıyor, diğeri ise Rutba, Ürdün, Filistin üzerinden Hayfa’da Akdeniz’e kavuşuyordu. Savaşa giden süreçte, Almanya bir yandan İngiltere’nin bölgedeki egemenliğini kırmak, diğer yandan da enerji kaynaklarını ele geçirmek için bu bölgede birçok operasyonlar gerçekleştirdi. O yıllarda, İran’ı da içine alan Örtülü Alman Operasyonları’ndan bazıları şunlardı: Ruvandız-Schluctht, Abadan, Franz, Dora, Berta, Mader, Mammut, Mammut 2, Mammut 3, Anton, Anton 2, Werwolf, Krüger, Transıranısche Bahn, Merz, Basra, Norma, Reiserntre, Kino.

Bu operasyonların en ünlüsü doğrudan Kürt bölgesinde yapılan Mammut Operasyonu idi. Mammut ismi, Mahmut Barzancı isimli bir Kürt aşiret reisiyle işbirliği içinde yürütülmesinden geliyordu. Operasyonu yöneten Alman Casusu Gottfried Müller, Şeyh Mahmut’u 1935-36 yıllarında –Abwehr Alman İstihbarat Teşkilatı adına- Türkiye, Rodos, Mısır, Filistin, Suriye üzerinden gittiği Irak’ta tanımış ve işbirliğine yatkın görmüştü. Aslında Mahmut İngiltere taraftarıydı ancak, Kürtlerin elde edecekleri imkânlara göre sık sık taraf değiştirdikleri iyi biliniyordu. Müller, bölgeye ait gözlemlerini “Breaking into Secluded Kurdistan(Saklı Kürdistan’a Giriş) adıyla 1937 yılında ilk kitabı olarak yayınladı.

1942 yazında Hitler’in İran ve Irak üzerinden Ortadoğu’yu işgal planı çerçevesinde Müller, Şeyh Mahmut ile yeniden ilişki kurdu. Müller’in amacı Alman orduları gelene kadar Kerkük petrol bölgesini korumak veya en son ihtimalle İngilizlerin eline geçme ihtimaline karşı sabotaj düzenlemekti. Bu amaçla, bölge uzmanı Kuebert’in de yardımıyla kara ve demir yolları, hava alanları, kamp bölgeleri, petrol alanları ve boru hatları, sabotaj noktaları vesaire gibi bütün detayları belirledi. Operasyona katılacaklar Berlin ve Avusturya’da eğitildi. 22-27 Mar 1943’te Berlin’de yapılan eğitimde, Kürt Etnolojisi, Kabile Gelenekleri ve Çöl Tıbbı gibi konularda dersler verilmişti. Kürtçe tercümanları Kürtçülüğü ile tanınan Raşid Remzi idi. Bütün eğitim ve hazırlıklara rağmen, uygulamada bir dizi beceriksizlikler oldu ve 1943 yazında Operasyon grupları hedeflenen bölgeden 220 kilometreye kadar uzak alanlara indirildiler. Bir grup 81 kilometre yürüyerek veya eşekler üzerinde Raşid Remzi’nin Erbil’deki köyüne gittiler ancak Irak polisince yakalandılar. Kimileri bir mağarada, kimileri Zağros dağlarında mahsur kaldı. Müller ekibini kurtarmak için İstanbul’daki casuslarını harekete geçirdiyse de başarıya ulaşamadı. Müller’in Kürtlere dağıtmak için getirdiği altın sigara kutuları, hançerler, 30 adet browning silah, altın dolma kalemler, saatler ve en önemlisi mühimmatların çoğu geniş bir araziye saçıldı, kayboldu.

Aslında Müller, Mammut 2 ve 3 adıyla hazırlanan takip operasyonlarda bölgedeki sabotajlar için yeni mühimmatlar ve plastik patlayıcılar getirilmesini, Kürt aşiretlerin silahlandırılmasını, yeni hediyeler ve rüşvetlerle Şeyh Mahmut, Şeyh Hacı Beşşar Ağa ve diğerlerinin memnuniyetinin sürdürülmesini planlamıştı. İngiliz Askeri Ateşesinin, Alman subayların tutuklanmasını Türk GenelKurmay’ına bildirmesi ile operasyon iyice deşifre oldu ve sonrakilerden vazgeçildi.

Müller İngilizlerin işkencelerinden ve ölüme mahkûmiyetten bir şekilde kaçtı ve 1957’de Almanya’da Salem Kardeşliği adıyla bir yardım teşkilatı kurdu. 2009 yılına kadar yaşadı ve 95 yaşında öldü.

Müller’in Kürt Bayrağı

Türk medyasında ve internet ortamında birbirinden kopyalama yöntemiyle süregelen bir konuya da burada açıklık getirelim. Bu kaynaklarda Kürt bayrağının Godfried Johannes Müller tarafından çizildiği ifade edilirken, Müller’in isminde yanlışlık yapılmıştı. Johannes, Müller’in diğer bir adı Hans olan genç kardeşiydi. Müller kardeşine hem istihbarat teşkilatında Radyo iletişim operatörü olarak iş bulmuş, hem de Mammut Operasyonu sırasında ekibine alarak kardeşiyle birlikte çalışmıştı. Aynı operasyonda gerçekleşen Bayrak Hikâyesi şu şekildeydi:

Mammut Ekibi, Kırım (Karadeniz, Gürcistan, İran, Hakurk) üzerinden operasyona gitmeden hemen önce Müller Remzi’nin gönlünü almak ve operasyona tam katkı vermesini sağlamak için bir kutlama partisi hazırladı. Bu amaçla Müller Alman bayrağına benzer şekilde bir Kürt Bayrağı tasarladı. Alman bayrağındaki Siyah rengin yerine Kürtlerin çok sevdiği Yeşil rengi konulmuştu. Müller, Kürdistan’da yeni bir Kürt Ulusal Partisi kurulmasına yardım edeceğini ifade ederek konuşma yaptı ve Operasyon üyeleri birbirlerine sadakat ve yoldaşlık sözü verdi. Bu arada Müller, doğrudan Führer (Hitler)’den emir aldığı yalanını tekrarladı. Müller, Remzi’ye asla güvenmiyordu. Bu yüzden Remzi’nin Berlin’de ve diğer yerlerde yalnız bırakılmaması için kesin emirler vermiş, Konjeczny ve Hoffmann’ı bu konuda görevlendirmişti. Remzi planlara ve hazırlıklara karşı ilgisizdi. Alman üniforması giymeyi reddetmişti. Remzi’nin en önemli katkısı bölgeye indirilecek Paraşütçüler ve Konteynırlar için en iyi yerleri belirlemesi ve Müller’in kız arkadaşı Susanne Buttig’e Kürt ulusal kostümlerini dikmede yardım etmesiydi.

Müller’in Raşid Remzi’ye hediye ettiği bu bayrak sonraki yıllarda kullanılmaya devam etti.

Ermeni Kökenli Kürtlerin Kürt Bayrağı

Bugünkü Kürt bayrağına ilişkin bir başka tarihçe daha da vahimdir.

1915 Ermeni Tehciri sırasında birçok Ermeninin Kürt kimliğine girmek suretiyle bölgede kaldıkları artık bilinen bir gerçek. Bu çerçeveden hareketle Büyük Ermenistan ile Büyük Kürdistan planları aynı hedefte ve ortak bir haritada birleşmektedir.

Günümüz kaynaklarında bugünkü Kürt bayrağına ilişkin daha erken bir tarihe ait açıklamalarda, bu bayrağı Khoybun (Xoybûn) Kürt grubunun 1931 yılındaki Ararat (Ağrı Dağı) İsyanı, Ararat Cumhuriyeti İlanı döneminde kullandığı belirtilir. Ararat (Ağrı) hem Ermeniler hem de Kürtlerin kutsadığı bir dağdır. Khoybun Kürt Teşkilatı ise 5 Ekim 1927 tarihinde Memduh Selim tarafından Lübnan’da Ermeni TaşnakSutyun üyesi Vahan Papazyan’ın evinde kurulmuştur.

Dolayısıyla Kürtlerin kullandığı bayrak, bir başka tarihçeyle de Ermeni temeline dayanmaktadır.

Türkçülük ve İslamcılık Teşviki

Alman ideologlarından Prof. Wayt, “Türkçülük Rusya’nın, İslamcılık Batı ve Amerika’nın katilidir” diye söylemişti. Bu yüzden, Almanya’yı İkinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratan Rusya için Türkçülük, Almanya’yı işgal eden Amerika için İslamcılık her zaman Alman Gizli Servisleri tarafından büyük destek görmüştü.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya’nın Türkçü dostlarından beklediği, aynen Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Türkiye’nin Almanya yanında savaşa girmesini sağlamaktı. Bu çerçevede Alman Askeri İstihbaratı Enver Paşa’nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa ile çeşitli görüşmeler yapmışlardı. Paşa’nın da desteğiyle Azerbaycan ve Kafkasya’da bazı faaliyetler organize edildi.

Birinci Dünya Savaşı sürecinde Gürcistan’ın bağımsızlığı için çaba gösteren Almanlar, 1941 – 1944 yılları arasında Gürcülerin desteğiyle Rusya’ya karşı Tamara 1-2, Şamil, Dağıstan, Mainz 1-2-3 gibi birçok özel operasyonlar gerçekleştirdiler ancak hepsi de başarısız oldu.

(Bu döneme ilişkin en temel kaynak olarak; Adrian Denis Warren O’Sullivan tarafından yazılmış German Covert Initiatives and British Intelligence in Persia (Iran), 1939-1945 isimli Doktora tezi önerilir.)

C. IV. Reich Operasyonları: 1956 – 20??

İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1945’te ABD’ye giderek Amerikan Askeri İstihbaratını CIA olarak yeniden kuran Alman Askeri İstihbarat Şefi Reinhard Gehlen’in 1 Nisan 1956 yılında ekibiyle Almanya’ya dönerek Alman İstihbarat Teşkilatı BND’yi (Bundesnachrichtendienst) kurması, Alman IV. Reich döneminin de başlangıcı sayılmalıdır. Gehlen ile birlikte, Tarihi Alman İdeolojisi ve Emperyalizmi kaldığı yerden devam etmiştir.

1955 Yılında NATO karşısında VARŞOVA paktının kurulması üzerine CIA içerisindeki Gehlen Organizasyonu Almanya’ya taşındı ve bu yıllardan itibaren bir yandan BND, bir yandan ODESSA, bir yandan da NATO istihbaratı Gehlen’in kontrolüne girdi. Sovyetler Birliği’nin siyasi, ekonomik ve askeri bütün altyapısının envanterinin çıkarılması, KGB içerisinde bir Alman ekolü yetiştirilmesi ve Doğu Almanya’nın kazanılması, Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar işbirliği yapılacak dinsel ve etnik gruplar ile liderlerin belirlenmesi, başta Türkiye ve İran olmak üzere bütün Ortadoğu’nun güncel etnik haritasının oluşturulması, NATO ülkelerinde -günümüzde Gladyo olarak bilinen- derin istihbarat ağlarının kurulması Gehlen’in önündeki en acil konulardan birkaçıydı. İlgili makalelerimizde ayrıntılarını verdiğimiz gibi El-Benna’dan sonra Mısır’da Müslüman Kardeşler’in –İngilizlere karşı kullanılmak üzere- radikalleştirilmesi, FKÖ ve Baas felsefelerinin oluşturulması, Eski Nazi subaylarının Müslüman kimliklerle İslam ülkelerine, Eşkenaz Yahudisi kimlikleriyle İsrail, Avrupa ve ABD’ye yerleşiminin devam ettirilmesi, Müslüman – Yahudi çatışmasının yükseltilerek Kıta Avrupası’nın ekonomik ve siyasi olarak güçlendirilmesine imkân sağlanması, daha önce dünya ülkelerine yayılmış bulunan eski Alman bilim adamlarının tekrar Almanya’ya dönüş yollarının açılması gibi birçok alanda başarılı çalışmalar gerçekleştirildi. Gehlen 1968’de emekliye ayrılsa da, kendi yetiştirdiği öğrencilerine teslim ettiği BND ve NATO Derin İstihbaratı aynı yolda yürümeyi sürdürdü. Önemli bir örnek verirsek, Humeyni’nin Türkiye ve Fransa’da korunması ve başarılı bir operasyonla İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleştirilmesi Gehlen sonrası ekolün belki de en büyük başarılarından biriydi. 1990’da iki Almanya’nın birleştirilmesi, IV. Reich’in gücünün en önemli göstergesi oldu. 1993’ten sonra –aynen Birinci Dünya Savaşı yıllarında olduğu gibi- İran ile işbirliğine ayrı bir önem verildi ve İran Molla yönetiminin bütün istihbarat kurumları ve Hizbullah örgütleri yeniden yapılandırıldı. 2000’li yıllara gelindiğinde Almanya, Cezayir’den İran’a kadar bütün Şii ve Sünni radikallerin en önemli karargâhlarından biriydi.

Burada birer cümle ile geçtiğimiz bütün bu operasyonların birçoğu artık deşifre edilmiş ve açık kaynaklara düşmüş konular. Bunlar üzerine birçok önemli notlar yayınladık ve yayınlamayı sürdüreceğiz. Şunu bilmeliyiz ki, İstihbarat Örgütlerinin Örtülü Operasyonları, ancak karşı bir ülkenin deşifresi ile ortaya çıkarılır ve açık kaynaklara düşer. Yine iyi bilinmelidir ki, henüz deşifre edilmemiş operasyonların sayısı tahmin edilemeyecek kadar daha çoktur. Çoğu zaman, bir istihbarat örgütünün karşıt bir ülkeye yaptığı bir operasyon, birbiriyle yarışan birden fazla ülkenin çıkarlarına da uygun düşebilir. Bir noktada uzlaşan veya ortak çalışma grubu ve alanı oluşturan istihbarat örgütleri arasında önemli eleman değişimi ve transferi de sık görülen hususlardandır.

BND Operasyonları

Alman istihbaratının ilk kurucularından –ve Cumhuriyetin ilk yıllarında bilgisinden istifade edilen- Walther Nikolay’ın da ifade ettiği gibi “Alman istihbarat geleneğinin en önemli özelliği askeri olmaktan daha fazla siyasi ve sosyal çalışmalara dayanmasıdır.” Bunda, askeri operasyonların büyük ölçüde başarısız olmasının payı var mıdır, bunu da bilmiyoruz! Bu çerçevede, bilim ve siyaset adamları, yazarlar ve gazeteciler, özellikle yerel araştırmacılar, ekonomik kuruluşlar ve vakıflar, etnik ve dinsel şahsiyetler Alman istihbaratının vazgeçilmez unsurlarıydı. Eleman kazanımı ve kullanımı bütün istihbarat örgütleri gibi Almanlar için de önemliydi. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı öncesinden bu yana, diğer istihbarat kurumlarından farklı olarak Almanların Altın hediyelere çok önem verdikleri ve günümüzde de bu geleneği sürdürdükleri düşünülürse, Bergama ve Altın Koza ile Hablemitoğlu’nun –bugün Fetulla (Fetö) Terör Örgütü’nün Almanya’yı üs seçmesinin- daha iyi anlaşılacağı görülecektir. Alman istihbarat geleneğinin belki de en temel özelliği, bütün operasyonlarının tarihsel WeltPolitik, yani Dünya Siyaseti temelinde kurgulanmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Almanların bazı önemli istihbarat çalışmaları vardır ki, bunlar kendisinden sonraki birçok operasyonlar için sağlam bir temel ve malzeme kaynağı olmuştur.

İşte sizlere bu yazının sonunda, Kürdistan Operasyonları’nda da kullanılan böyle önemli bir çalışmayı tanıtmak istiyoruz –ki buradaki bilgilerin birçoğu açık kaynaklarda henüz bulunmayan notlardır-:

Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar

Söz konusu çalışmanın içeriğini kitaptan veya en azından internetten bile öğrenme imkânı olduğu için bunu es geçerek, araştırmanın istihbarat alanına ilişkin özelliklerini anlatmak istiyorum. Bilinenleri tekrar etmek yerine bilinmeyenleri yazmak daha önemli.

1989 yılında Almanya Wiesbaden’de yayınlanan “Ethnic Groups in the Republic of Turkey” yani Türkiye Cumhuriyeti’nde Etnik Gruplar adlı çalışma temel olarak BND tarafından finanse edilmişti. İngiliz Peter Alford Andrews’in derleyip kaleme aldığı çalışmaya Alman Rüdiger Benninghaus asistanlık yapmıştı.

Andrews’in 1966 yılında Türk Çadırları üzerine Fas’tan Moğolistan’a kadar Büyük Ortadoğu diye tanımladığımız İslam dünyasında yaptığı çalışmalar mimari olmaktan daha fazla sosyal temelliydi ve Etnik bir saha araştırmasıydı. 1982’ye kadar Londra’daki araştırma kurumlarında ve üniversitelerde İngilizler için çalışmış ve daha sonra Almanlar tarafından transfer edilmişti.

Andrews, Milli Mücadele Döneminde Atatürk muhalifi bir vekilin Türk torunu ile evli olduğu için Fransızca, Almanca ve Farsça yanında iyi de Türkçe öğrenmişti. Bu yüzden 1967-2004 yılları arasında defalarca Türkiye’ye gelmiş ve araştırma seyahatleri yapmıştı. Türkiye’de de çevirisi ve baskısı yapılırken birçok bölümleri çıkarılan ve yanlışlarla dolu yayınlanan yukarıdaki çalışmada, Türkiye’den birçok bilim adamına da para karşılığında araştırma yaptırılmıştı. Güncel yerel saha araştırmaları içinse daha çok Almanya’da bulunan genç ve çoğu işsiz Kürt, Alevi, Gürcü ve benzeri etnik kökenlere mensup araştırmacılar kullanılmış, BND tarafından giderleri ve maaşları karşılanmıştı.

Andrews’in kitabını edinmek üzere kendisiyle Köln Üniversitesi’ndeki odasında görüştüğümde, bir sınıf büyüklüğündeki odasının büyük duvarında yaklaşık 2-3 metreye 8-9 metre büyüklüğünde –belki de daha fazla- büyük bir Türkiye haritası vardı. Harita üzerinde özellikle Doğu ve GüneyDoğu Anadolu illerindeki bütün Kürt ve Alevi köylerine ilişkin grafikler ve veriler mevcuttu. Çalışmanın sonucu olarak üretilen bu haritalar yine BND finansmanı ile TAVO Projesi kapsamında bir başka kurum tarafından büyük boyutlarda basılmıştı.  Çalışmanın fotokopilerini bile parayla satın alma durumunda kalmamı yadırgamış, Türk araştırmacılar olarak stratejik haritalara önem vermemiz gerektiğini daha o -1990’lı- yıllarda anlamıştım.

Andrews’e asistanlık yapan Rüdiger’i ilk gördüğümde neredeyse tam bir Karadenizli demiştim. Nitekim Rüdiger iyi bir Kürt uzmanı –ve PKK hayranı- olmasının yanında Karadenizli etnik gruplar ve özellikle Gürcüler ve Lazlar (Alman stratejisine uygun olarak aynı kökten oldukları iddia olunur) konusunda derin bir bilgi sahibiydi. Trabzon’dan Artvin’e ve Gürcistan’a kadar uzanan bölge, daha önce de ifade ettiğimiz gibi Almanların tarihsel önem verdiği ve koruduğu bir alandı. Gehlen ekolünün etkisindeki NATO’nun Gürcistan için bu kadar çaba göstermesinin arkasında belki de bu sebep vardı. Bir ara not daha verelim ki: Mükemmel Almancasıyla Putin’in annesinin Gürcistan kökenli olması da üzerinde çalışılacak bir başka güncel konu.

Nitekim bir başka Alman istihbaratçısı Worfgan Feurstein, 1960’lı yıllarda bölgedeki bütün köyleri dolaşarak Lazlar üzerinde derin araştırmalar yapmış, bu amaçla Almanya’da bir araştırma merkezi oluşturmuş, Laz Ulusu ve –Gürcü harflerinden uydurma- bir Alfabe oluşturmak için epey çaba sarfetmişti. Bu gayretin arkasında Lazları Gürcü temeline dayandıran etnik projenin olduğu çok açıktı. Günümüzde Hemşinli vatandaşlarımız arasında yaygınlaştırılan farklı Etnik arayışlarda işte bu çalışmaların önemli etkileri olmuştu. PKK Terör Örgütü, belki de Almanya’nın önerisiyle hep Karadeniz’e açılma gayretinde olmuş ancak bir türlü başaramamıştı.

Alman istihbaratının Etnik araştırmalara bu denli önem vermesinin iki stratejik nedeni vardı: Birincisi: Askeri mücadele yapılamayacak alanlardaki isyanlar için etnik gruplar en temel silahtı; İkincisi ise: Alman istihbaratçılarının para karşılığı kolayca işbirliği yapabileceği elemanlar etnik ve azınlık gruplardı. Almanya, kendi içinde ve çevre uydu ülkelerinde tek bir Alman Milleti ve Birliği oluşturmaya çalışırken, kendi dışında sayısız etnik ve dinsel grupların oluşmasına her şekilde destek oluyordu. Bu amaca bağlı olarak özellikle Almanya ve Avrupa’daki Alevi ve Kürt vatandaşlarımızın etnik ve dinsel örgütlenmeleri siyasi ve ekonomik olarak büyük yardım görüyordu.

Söz konusu çalışmanın ve araştırmaların hızlandığı 1980’li yıllardan sonra bu sahada faaliyet gösteren PKK Terör Örgütü’nün siyasi başkent olarak Almanya’da yerleşik olması ve Alman uydu devletleri haline gelen Hollanda, Avusturya, Belçika ve İsviçre gibi ülkelerde özgürce çalışmalarını sürdürmesi artık pek de yadırganacak bir husus değil. PKK’ya yönelik askeri operasyonları ve bu bölgede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Alman silahları kullanmasını sık sık eleştiren, sonunda ambargo koymaktan çekinmeyen Almanya’nın Kürdistan projesindeki yeri de açıkça anlaşılabiliyor.

Bu noktada, Rahmetli Uğur Mumcu ve Gaffar Okkan’ın ruhları şad olsun! Bilenler Anlar!

Önemli Not: Gehlen’in hayatta olduğu sürece Türkiye’ye ve toprak bütünlüğüne karşı olumlu bir tavır içinde olduğunu, Gehlen sonrasında BND’yi yönetenlerin Gehlen’in mirasını hoyratça harcadıklarını, Almanya’yı Türkiye’ye karşı düşmanca bir politikaya sürüklediklerini, Rusya ve İran ile ilişkileri ön plana çıkardıklarını ifade etmek gerekir.

  • [i] Berlin – Bağdat Demiryolu Anlaşmasının önemli olan bazı şartları şunlardı:
  • Ayrıcalığın süresi 99 yıl olacak ve Şirket demiryolunun geçtiği arazileri istimlak kanununa göre satın alabilecek ve eğer bu araziler devlet arazisi ise, parasız verilecek.
  • Şirket demiryolunun geçtiği yerlerde hattın iki yanında beşer kilometrelik arazi parçası içinde, taş, kum ve tuğla ocakları açarak bunları inşaatın bitimine kadar kullanabilecek.
  • Demiryolu hattı önce tek hat yapılacak ve kilometre başına kar garantisi 15.000 Frank olacak.
  • Demiryolu yapımı için gerek Osmanlı içinden ve gerekse dışından getirilecek araç-gereç, kereste, maden kömürü ile makine ve diğer malzemeler için hiçbir gümrük vergisi alınmayacak. Şirketin çıkaracağı hisse senetleri ve tahvillerden de hiçbir vergi talep edilmeyecek. Şirket devlet ormanlarından bedava yararlanabilecek.
  • Demiryolunun bakım ve onarım işleri şirket tarafından yapılacak. Şirket kurulduktan bir yıl sonra bir Osmanlı Şirketi’ne dönüşmeye mecbur olacak. Şirket, İmtiyazın onaylanmasından üç ay sonra, Osmanlı Bankası’na 30.000 Osmanlı Lirası –para veya senet olarak- yatıracak.
  • Osmanlı Devleti ayrıcalık otuz yılı doldurduktan sonra-eğer isterse- demiryolunu satmak yetkisine sahip olacak. Demiryolu’nun satın alınacağı seneden beş sene evvelki gelirinin hesaplanarak, onun yüzde ellisine eşit miktarı, ayrıcalık sona erinceye kadar, senelik taksitleri kilometre başına 7.500 Franktan az olmamak şartıyla ödenecek.
  • Ayrıca demiryolunda çalışacak görevlilerin Osmanlı Hükümeti’nin belirlediği bir kıyafet -fes giyme zorunluydu- giyecekler.
  • Şirket demiryolunun her iki yanında yirmişer kilometrelik arazi İçinde maden araması yapabilecek ve bunları işletebilecek.
  • Demiryolu’nun yapımı sırasında ruhsat almaksızın eski eser kazıları yapabilecek. Demiryolu boyunca Şirket telgraf hatları döşeyebilecek.
  • Şirket ile halk arasında bir anlaşmazlık olduğu takdirde bunda Osmanlı Mahkemeleri yetkili olacak.
  • Osmanlı Devleti Şirkete kilometre başına 1 senede 15.000 Frank karı garanti edecek ve Şirketin karı bunun altına düşerse, geriye kalan açığı devlet tamamlayacak, buna karşılık olarak da hattın geçeceği yerler olan Ertuğrul (Eskişehir), Kütahya, İzmit ve Ankara sancaklarının aşarı gösterilecek ve bunlar Düyun-u Umumiye sandıklarında korunacak.
  • Şirket ayrıca Haydarpaşa-İzmit arasındaki hattı 50 milyon Frank’a satın alacak. Bu hat için de Osmanlı Devleti senelik 10.300 Frank karı garanti edecek; Haydarpaşa-İzmit hattının yapımı işi Şirkete verilecek; Şirket asıl hattan ayrılarak birisi Bursa’ya, diğeri de Kütahya’ya gidecek olan iki şube hattını yapmak hakkına sahip olacak; Haydarpaşa-Ankara arasındaki hattın senelik kilometre karının 15.000 Frank’ı geçmesi halinde ise, bu fazlalığın yüzde yirmi beşi Osmanlı Hazinesi’ne bırakılarak geri kalan kısmı da Şirketin olacak.