Kitaplar

Önce Şeyh, Sonra Peygamber, Sonra Allah!

Share

İnanç veya inkâr Akıl ile olur. Akıl ikna olursa inanır, ikna olmazsa inkâr eder. Bu yüzden, Allah’ın ayetlerinde (yani delillerinde) temel hedef Akıl’dır. Allah sadece ve sadece Aklı muhatap alır. Allah gibi mükemmellik ve kusursuzlukla tanımladığımız Sonsuz Güç Sahibi Yaratıcı’nın insanı ikna etmekle elde edeceği bir faydadan söz edilemez. Allah’ın insana bir ihtiyacı yoktur ancak insan sağlıklı ve mutlu yaşamak, hayatını keyifle sürdürmek için çevresindeki her şeye muhtaçtır. Kuran’ın temel hedefi, Akıl denilen ve Allah ile İnsanın tek iletişim kaynağı olan bu yeteneğe bir hayat felsefesi aşılamaktır.AkılOzgurluk

Herhangi bir din, peygamber veya inanç felsefesi ile tanışmamış olsa bile insan Aklı ile doğru yolu bulabilir, iyi olanı yapar ve kötü olandan kaçınır. İnsan sadece Akla ve dolayısıyla Allah’a teslimiyet gösterebilir. Akıl ve Allah, sadece doğruyu emreden organik, yaşayan bir değişkendir. İnsan Aklını terkederse Allah’ı da terkeder.

İnsanın bir başka insana teslimiyeti kendi Aklını terketmesidir. İşte bu yüzden Kuran, öncelikle Tanrısallık kavramını açıklamış ve bu konudaki yanlışları düzeltmeye çalışmıştır. Hz Muhammed’den önceki din toplumlarında da en önemli sorun bu olmuştur. Nitekim son olarak Hz İsa beden ve lafız olarak Tanrısallık yüklenen, o günden bu yana milyarlarca insanın Tanrı olarak gördüğü bir varlık haline gelmiştir.

Hz Muhammed, her vesile ile kendisinin de herkes gibi bir insan olduğunu, sadece bir Elçi ve Haberci olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte, Hz Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlar da Peygamber’i –Hz İsa gibi olmasa da- Tanrılaştırmaya başlamış ve eski yanlışları tekrar etmişlerdir. Bu tehlikeyi gören Hz Ömer, Hadislerin ön plana çıkartılıp, Kuran sözlerinin ikinci plana itilmesine hep karşı çıkmış ve hatta Hadis anlatımı ve yazımını kısıtlamıştır. Fakat bu da çok şeyi değiştirmemiş, insanlar belki de gerçek Allah’ı kavrayamadıkları ve hissedemedikleri için Peygamber’i yüceltmişler, Hadisleri Kuran’dan daha fazla önemsemişlerdir.

Bu noktada Hz Peygamber’in örnekliği ve onun ahlakının Kuran Ahlakı olması gibi bir gerekçe öne sürülebilir. Ancak örneklik, Aklı bir kenara bırakıp birebir kopyalama değildir. Peygamber sakal bıraktı, haydi biz de bırakalım ve bir tutam olsun; Peygamber entari giydi biz de giyelim uzunluğu dizden aşağı inmesin; amacını ve gerekçesini bilmeden, günümüze ve hayat şartlarımıza uygunluğunu değerlendirmeden körcesine teslimiyet noktasına geliriz. Hz Peygamberin hayatında bile böylesine bir teslimiyet yoktur. Arkadaşları, Allah’tan Hz Peygamber’e bir ayet gelmemişse mutlaka kendi görüşlerini ifade etmişler ve bunu savunmuşlardır.

Hz Peygamber’den –M.S. 650’den- sonra “İnsanı Tanrılaştırma” eğilimi daha da vahim bir noktaya ulaşmıştır. Bazı İslam toplumları Hz Ali’yi Tanrılaştırmış, efsaneler ve hikâyelerle süslenen çok sayıda Mezhepler ortaya çıkmıştır. M.S. 1000’li yıllarla birlikte, Peygamber’de bile bulunmayan olağanüstü özellikler Evliyalar ve Şeyhlere yüklenmiş, adeta dünyanın ve hatta kâinatın koruyucusu ve yöneticisi olarak vasıflandırılmıştır. Şeyhler, kendilerini sorgusuz ve sualsiz kılmışlar, “Ölünün ölü yıkayıcısına teslimiyeti gibi” bir bağlılıkla varlıkları ve sözleri kutsallaştırılmıştır.

Günümüzde Müslümanların önemli bir çoğunluğunun önceliği artık önce Şeyh, sonra Peygamber, sonra Allah olmuştur.

Bütün bunların ötesinde, sadece Müslümanların değil bütün insanların asıl Tanrıları kendi nefisleridir. Bedenin, dolayısıyla Nefsin istek ve emirleri herşeyden önceliklidir. Akıl, Doğrular, Kurallar, Allah, herşey bir yana, Nefis bir yana olmuştur.

Din kelimesi “denge, düzen, huzur tesis etmek” anlamındadır. Günümüzde Din kavramını kirleten ve sevimsizleştiren ne yazık ki işte Allah ve Akıl dışında edindiğimiz bu Tanrılardır. İster inanın, ister inanmayın, önce Aklınıza danışın.

Share

Bir Mehmet Vardı!

Share

Mehmet_TurkogluBir Mehmedimiz vardı, bugün toprağa verdik. Anlaşılmaz bir hastalık, 2 yılda koskoca bir çınarı devirdi adeta. O gerçekten güçlü bir arkadaşımızdı. Herhangi bir hastalığı yakıştıracağımız belki de son kişiydi çevremizde. Boylu poslu bir delikanlıydı. Yediğine içtiğine dikkat ederdi. Yıllarca birlikte çalıştık, dağ tepe demeden, en yorucu işlerde hiç pes etmeden, gece gündüz demeden çalışırdı. Çok disiplinliydi. Anne ve babasını daha önceden kaybettiği için hep kendine göre bir yalnızlığı vardı, sevinçlerini üzüntülerini derinlerde bir yerde tutardı. Çok dürüsttü. Menfaat için eğilip bükülmezdi. Doğrularını, yanlışlarını çekinmeden ifade ederdi. Onunla çalışmaya çıktığınızda kendinizi güvende hissederdiniz. Yapılacak işin çok iyi olacağından endişeniz olmazdı.
Herkesin dine bir bakışı vardır, inanır veya inanmaz. O inanç ve ahlak konusunda da sarsılmaz prensiplere sahipti. Hele hastalığı süresince, vefatını en ince ayrıntısına kadar planladığını duyduğumda Onu gönülden bir kez daha tebrik ettim. Hiçbir inanan insan Onun kadar ölüme hazır olamazdı ve Cennet denilen güzel sonsuzluğa yakışamazdı. Hasta yatağında cenaze merasimini, yapılacakları, arkadaşlarının giyeceği renkli gömlekleri, gidilecek güzergâhı ve kabristanını en küçük ayrıntısına kadar belirlemişti. Herkesin korktuğu o bilinmez geleceği o bir tabiat gibi güllerle karşıladı. Toprağın en güzel bayramında Hıdırellez günü aramızdan ayrıldı. Suyu çok severdi Mehmet, hayatın suyla başladığını bilircesine cenazesinde su dağıtılmasını vasiyet etmişti. Eşi Dilek de o çok sevdiği büyük su şişelerinden birini kabrinin başına dikivermişti zaten.
Mehmet bugün bana çok şeyler öğretti. Çok vefalı bir dost sayılmam ama onu anlatarak belki bu hatamı telafi edebilirim. Ben de ölüme aldırmam pek ve Onun ölebileceğini hiç mi hiç düşünmemiştim, mutlaka bir gün atlatacak diye bekledim durdum. Ancak bugün inandım ki, hiç olmaz dediklerimizi her an hepimiz yaşayabiliriz.
Dinler ve felsefeler bir yana, Mehmet kadar Hayatı ve Ölümü bu kadar güzel anlatan bir gerçekle hiç karşılaşmamıştım. Hep konuşuruz, iddia ederiz ama inandıklarımıza ne kadar hazırız şüpheliyim. Onun vefatında, meslek hayatımdaki bütün eski ve yeni dostlar bir aradaydı. O giderken herkesi bir araya topladı ve hepimize çok güzel bir mesaj bıraktı.
Çok lafa söze gerek yok aslında, yaşamak lazım, insanca, dostça, dürüstçe ve korkusuzca. O zaman Mehmet gibi Ayakta ve Onurlu gidersin bu hayattan.
Hayatımda çok şey yazdım, bu kıymetli dostumu da, bana ve herkese Örnek olsun diye yazdım. Mekânın Cennet Olsun Mehmet…

Share

The New Balances in the Middle East

Share

YOrtaDogu0105Turkiye has entered an election environment and the internal political debates pushed other developments in our region into the background.

We can say that there were very significant developments in the Middle East in the last days. There is nothing drastically changing in Syrian Civil War. On the other hand, let’s dwell on some important issues are based Lebanon and Saudi Arabia.

Lebanon is the small important actor of the United States

Lebanon has entered a new era in regional events. While there were conflicts and tension between Hezbollah and Israel at first; Now conflicting parties increased

The Sunnis, who were located in Tripoli, began to make common cause with opposition groups who were across the border, in Syria. The most powerful of them is the Nusra Front. The Opposition Groups in this region on the one hand are fighting against Syrian army, on the other hand are trying to protect the refugee camps and the rights of Sunnis in Lebanon.

Lebanese Hezbollah, which was the part of the government for years, are not pleased at all in this situation. Nasrallah, the Leader of Hezbollah often complains about that the government is on fire ineffective against these Sunni groups. However members of the Lebanese Hezbollah are fighting in common with Syrian Assad Army against Sunnis in particularly Aleppo, Damascus and along the Syrian – Lebanon border. Hezbollah lost a large number of militants in the conflicts. For this reason, Shiite parents who lost their children in this conflicts, criticize Hezbollah’s management and say that they are dragged into a war which is not their own.

Lebanese Hezbollah cooperate with the Iranian Special Forces in Syria. Israeli commanders and experts have great concern about this cooperating because Hezbollah improves its fighting capacity with new weapons, technology and strategy. Many old and new Israeli commanders says that Israel can give huge losses at a new Hezbollah – Israeli conflict. Lebanese Hezbollah has found opportunity about rearming, uncontrollably. Despite all this, neither Hezbollah nor Israel ever don’t have any intention to enter into a new war.

Netanyahu Government is exploiting the other fighting groups in the region for its self-interest because it has seen many military weakness of Israeli Army. There are two major Sunni Islamist Groups, which are fighting against Hezbollah, in the region: The Nusra Front and ISIL (Islamic State). There is no problem between Israel and ISIL but The Nusra Front is a big threat for Israel. The Nusra Front is an Islamic movement based in the Golan. Golan is the most important area for Israel and the Nusra Front is a major threat which would harm Israel’s strategic interests on the Golan in the future.

Israel thinks that it can use the Lebanon Government against Hezbollah but Lebanese parties and groups, which are from whatever religion, sectarian or faith, don’t think any war or conflict. All groups in Lebanon know each other very closely. On the other hand, Former Lebanese Prime Minister Saad Hariri is showing great effort to maintain the efficiency and power of Lebanon Government. So, in fact, the United States wants to strengthen Lebanese Government as political and military against radical Islamist groups, Hezbollah or the Nusra Front. After the visiting of Hariri to the United States a few days ago, these intentions reinforced. US Administration supports Lebanon Army through its best ally Saudi Arabia.

The situation of ISIL, which strengthened in recent months in the region, is really interesting. Some news leave a question mark over minds: Does Israel secretly help these radical groups. Former NATO Commander General Wesley Clark said that “ISIL is an Israeli project” in his speech on CNN late last month. A few days ago, reportedly that Abu Bakr al-Baghdadi died in the hospital in Golan. We don’t know whether these rumors are true or not. Terrorism Experts know very well that leaders of groups, who connected with intelligence services, generally die in the hospitals. We knows that Israeli intelligence service has many special units in Golan.

Islamic State Organization, which was no serious presence around Damascus in the previous months, has shown a great improvement in the region last days. Some radical Islamic groups such as Ceysu’l Jihad and Liwa Suheda, are fighting against the other Islamic opposition groups in Deraa, Damascus suburbs and the east of Kunaitra.

It is our conviction that Islamic State Project is a part of a new Sunni Arab State plan under the control of Western intelligence services.

May be the most important event in the Middle East last days was big changes in Saudi Arabia King Family. A New generation, educated in the US and UK, came to power in Saudi Arabia.

In fact, this clearly means that the United States, which pinned its faith upon Turkiye before, will reform the Middle East with Saudi Arabia in future. They will fight together against Russia and Iran influence in the region. In the near future, the coalition army can make unwarranted military intervention in Syria and Iraq such as Yemen.



You can enlarge the FlashMap by using your mouse. The FlashMap does not work in Android Phones and Tablets.

Share

Ortadoğu’da Yeni Dengeler Kuruluyor

Share

SaudiUSATürkiye seçim ortamına girdi ve iç siyasal tartışmalar bölgemizdeki diğer gelişmeleri ikinci plana attı.

Ortadoğu’da özellikle son günlerde çok önemli gelişmelerin olduğunu söyleyebiliriz. Suriye iç savaşında büyük ölçüde değişen bir şey yok. Buna karşılık Lübnan ve Suudi Arabistan merkezli önemli konuları kısaca ifade edelim.

Lübnan, ABD’nin Küçük Önemli Aktörü

Lübnan, uzun yıllardır İsrail merkezli bölgesel çatışmalarda yeni bir döneme girdi. Bölgede daha önce İsrail ile Hizbullah arasında bir gerginlik ve çatışma süreci varken, şimdi çatışan taraflar çoğaldı.

Lübnanlı –özellikle Trablus menşeli- Sünniler, Sınırın hemen öbür tarafındaki yani Suriye’deki Sünni Muhalefet Grupları ile birlikte hareket etmeye başladı. Bunların en güçlüsü Nusra Cephesi. Bu bölgedeki Muhalefet Grupları bir yandan Suriye’de çarpışırken, diğer yandan da Lübnan içindeki mülteci kamplarını ve Sünnilerin haklarını korumaya çalışıyor.

Yıllardır hükümetin bir parçası niteliğinde olan Nasrallah liderliğindeki Lübnan Hizbullah’ı bu durumdan hiç de hoşnut değil ve sık sık hükümetin bu gruplara karşı yetersiz kaldığından dert yanıyor. Bununla birlikte Lübnan Hizbullah üyeleri de yoğun bir şekilde Suriye’de ve özellikle Halep, Şam ve Lübnan sınırı boyunca Suriye Esad Ordusu ile birlikte savaşıyor. Örgüt bu çatışmalarda çok sayıda militanını kaybetti. Bu kayıplar sebebiyle Hizbullah yönetimi çocukları ölen aileler tarafından açıkça eleştiriliyor ve kendilerine ait olmayan bir savaşa sürüklendiklerini ifade ediyorlar.

Diğer yandan İran Özel Kuvvetleri sadece Suriye ve özellikle Şam ve Halep çevresinde çarpışmakla kalmıyor zaman zaman Lübnan Hizbullah’ı ile de yardımlaşıyor. Bu yardımlaşmanın yeni silah, teknoloji ve teçhizat şeklinde olduğu zamanlar İsrailli uzmanlar büyük endişe duyuyorlar. Birçok eski ve yeni İsrailli komutan yeni bir Hizbullah İsrail çatışmasının çok daha büyük olacağını ve İsrail’in de büyük kayıplar verebileceğini belirtiyorlar. Çünkü Suriye iç savaşı sebebiyle Lübnan Hizbullah’ı da kontrolsüz bir şekilde silahlanma imkânına kavuşmuş bulunuyor. Bütün bunlara karşın, ne Hizbullah’ın ne de İsrail’in yeni bir savaşa girmeye hiç mi hiç niyetleri yok.

Netanyahu Hükümeti son çatışmada birçok askeri zaaflarını gördü ve bu yüzden Hizbullah ile mücadelesini başka gruplar üzerinden yürütmeye çalışıyor. Bölgede Hizbullah’a karşı savaşan yeni iki büyük Sünni İslamcı grup var: Nusra Cephesi ve İslam Devleti. Nusra Cephesi, Hizbullah ile çatıştığı sürece İsrail’in çıkarlarına uygun düşüyor ancak, Golan merkezli bir hareket olduğu ve ileride İsrail’in Golan konusundaki stratejik çıkarlarına zarar vereceği için büyük bir tehdit olarak da görülüyor. Nusra Cephesi sadece Lübnanlı Müslümanlardan destek görmüyor, Hristiyan ve Müslümanlardan sonra Lübnan’ın önemli siyasi aktörlerinden ve Dürzilerin lideri Walid Jumblatt da 26 Şubat’ta Şarku’l Avsat’da yayınlanan bir röportajında “Nusra Cephesi terörist değildir” diye söylemişti.

İsrail, Hizbullah ile mücadelesinde Lübnan Hükümetini de kullanmak düşüncesinde ancak Lübnanlı taraflar hangi din veya mezhepten olursa olsun bir iç kargaşa veya savaşa son derece karşılar. Lübnan’da bütün gruplar birbirini çok yakından tanıyor. Bununla birlikte, Eski Lübnan Başbakanı Hariri Hükümetin etkinliğini ve gücünü sürdürmesi için büyük çaba gösteriyor. Aslında herhangi bir çaba göstermesine gerek kalmadan ABD Yönetimi, Lübnan Hükümeti’nin askeri ve siyasi olarak güçlendirilmesinden yana. Daha evvelsi gün Hariri’nin ABD’ye yaptığı ziyaret bu konudaki niyetleri iyice pekiştirmiş görünüyor. ABD Yönetimi, Hariri’nin hem Hizbullah’a hem de Sünni İslamcı gruplara karşı güçlü olması için Lübnan Ordusu’na destek veriyor.

Bölgede son ay içerisinde güçlenen İslam Devleti örgütünün durumu gerçekten çok ilginç. İsrail örtülü bir şekilde bu örgütün önünü açıyor. Esasen eski NATO Komutanı General Wesley Clark geçtiğimiz ay CNN’de yaptığı bir konuşmada “İŞİD’in bir İsrail Projesi olduğunu” itiraf etmişti. Hatta birkaç gün önce İslam Devleti örgütünün lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin Golan bölgesindeki bir hastanede tedavi görürken öldüğü söylentileri de yayılmıştı. Bu dedikodular kesinleşmese de önemli bir gerçeğe işaret ediyor. MOSSAD’ın bu bölgede özel eğitim ve istihbarat birimleri var ve muhtemelen kendileriyle irtibatlı çok özel elemanlar ile burada buluşuyor veya tedavi edebiliyor. Devlet istihbaratlarının, yabancı örgütlerin kuruluş veya yönetimindeki elemanlarını, deşifre olduklarında veya strateji değişikliklerinde özellikle hastane sürecinde ortadan kaldırdıklarının onlarca örneği vardır.

İslam Devleti örgütü, önceki aylarda Şam çevresinde hiçbir ciddi varlığa sahip değilken son günlerde bu konuda büyük bir gelişme göstermiş bulunuyor. Ceyşul Cihad ve Liwa Şüheda el Yermuk gibi küçük Gruplar İslam Devleti’nin bölgedeki uzantıları olarak Şam’ın kenar mahallelerinde ve özellikle doğusunda, Kunaytra çevresinde ve Deraa’daki Suriyeli İslamcı Muhalefet gruplarına saldırıyorlar.

Bizim de genel kanaatimiz, İslam Devleti projesinin Batı istihbarat örgütlerinin kontrolündeki Suriye ve Irak’ı kapsayan Yeni Sünni Arap Devleti planının bir parçası olduğu yönünde.

Ortadoğu’da son olarak özellikle vurgulanması gereken husus; önceki gün Suudi Arabistan Kralı’nın Suudi üst yönetimi devrim niteliğinde değiştirmesi. Değişim ile birlikte eski kuşak yerini yeni eğitimli kuşağa teslim etti. Esasen yeni eğitimli kuşak da neredeyse tümüyle ABD ve İngiltere tahsilli ve eğilimli. Bunun açık ve net anlamı aslında şu: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye ile şekillendirmek istediği Ortadoğu’yu bundan sonra Suudi Arabistan ile şekillendirmeyi ve İran Rus etkinliğini bu koalisyon ile önlemeyi düşünüyor. Bu da Suudi öncülüğündeki Sünni Arap Gücü’nün müdahalesinin sadece Yemen ile sınırlı kalmayacağını ve gelecekte konvansiyonel olarak Irak ve Suriye gibi hassas bölgelere de uzanacağını gösteriyor. Bu durum, alışılmış Ortadoğu dengeleri açısından son derece önemli ve yeni bir gelişme.

Share

Anıtkabir 100. Yıl Üniformaları Yanlışları

Share

AKabir2015DSC09661Çanakkale Savaşları’nın 100. Yılı sebebiyle yurdumuzun birçok yerinde anlamlı törenler yapılıyor ve o döneme ait tarihsel kıyafetler kullanılıyor.

AnırKabir de bunlardan biri. Burası sıradan bir yer değil, her yıl yüzbinlerce yerli ve yabancı ziyaretçi ağırlayan belki de Türkiye’nin en önemli Ziyaret Mekânı. 100. Yıl vesilesiyle buradaki askerlere de Çanakkale dönemi üniformaları giydirildi. Bunların o döneme uygun olup olmadığını çok kimse bilmez. Ama Askerlerin iyi bilmesi gerekir veya en azından böyle bir çalışmadan önce iyi bir araştırma yapılması gerekir.

Yüzüncü Yıl sebebiyle Çanakkale’de Anzaklar da bir tören yaptılar. Bırakın kendi üniformalarını, Türk üniformaları bile en küçük ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Ayrıca Avusturalya’dan gelmiş ve gemilerde geceleyen binlerce kişi, o sabah saatlerinde sessiz ve düzenli bir şekilde törene katıldılar. Hiçbir abartılı protokol uygulaması yoktu ve ülkenin yöneticileri ayakta iken ziyaretçiler saygı içerisinde oturuyordu. Bizdeki uygulamaları dile getirmek bile üzüntü verici.

Gelelim AnırKabir 100. Yıl Çanakkale Üniformalarına;

  • Askerlerin üzerindeki Mataralar, ABD Ordusu tarafından II. Dünya Savaşı’nda kullanılan ve bugün de Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kullanılan mataralar.
  • Silahlar İngiliz Lee Enfield MK III Piyade Tüfeği. Türklerin çok az sayıda kullandığı bu tüfeklerin yerine 1915 Çanakkale Savaşları sırasında temel olarak kullanılan ve Türk Mavzeri olarak isimlendirilen Alman menşeli Mavzerler olmalıydı.
  • Çanakkale Askerlerinin ekmek torbaları yanda değil, arkada ve Matara da bu ekmek torbasının üzerinde asılırdı. Aynı şekilde bugünkü Ekmek torbasının şekli yanlış, aslı yine Alman modeliydi, bel kemeri ve omuz askısına birlikte takılırdı.
  • Askerlerin giydikleri Enveriye başlıkları, Askeri müzede asılları olan Enveriye modellerine benzemiyor. Önden bakıldığında Enveriye gibi görünüyor ancak başlık kurgusu yanlış.
  • Rütbeli Erbaşların Apolet Rütbe işaretleri aslına uygun değil. Dönemin Çavuş ve Onbaşı rütbeleri subaylardaki gibi omuzdaki kemere takılı ve kısa çıkartılabilir apolet iken, bugün yapılanlar günümüz apolet anlayışına göre yapılmış.
  • Subay kemer tokaları Yuvarlık Defne Dalı içinde Ayyıldız olması gerekirken düz kemer tokaları kullanılmış.

Bu üniformaların asılları, rütbeler, işaretler, teçhizatlar ve silahların orijinalleri İstanbul Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmektedir.Mavzer

Share

Cumhurbaşkanlığı Filmindeki Hatalar!

Share

CTFilm01Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün idari, askeri ve bilimsel kurumları bir Devlet bütünlüğü içerisinde Cumhurbaşkanlığı tarafından temsil olunur. Cumhurbaşkanlığı makamının Atatürk döneminden sonra tamamen sembolik bir temsiliyete indirilmesi son derece yanlıştı. Türk toplumlarının devlet yapısında askeri kurumlar kadar liderlik kurumu da son derece önemlidir. Esasen Doğu’nun tarihi, Carlyle’nin dediği gibi Liderler tarihidir ve Türk devletlerinin kaderini her zaman liderler belirlemiştir.

Konunun siyasi tartışmaları bir yana, Cumhurbaşkanlığı makamının güçlendirilmesi ve halk tarafından seçilmesi son yıllardaki en önemli idari kararlardan biridir. Milletvekillerini hür olarak belirleyip seçemeyen bir toplumun, en azından Cumhurbaşkanı’nı kendi iradesiyle seçmesi önemli bir demokratik haktır.

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da Türk toplumunun sorunları ile yakından ilgilenmiş ve çözümler üreterek önderlik etmiştir. Bugün de Cumhurbaşkanlığı makamının toplumun sorunları, eğitimi, yönlendirilmesi, önderliği konusunda gözle görülür inisiyatifler alması mutluluk vericidir. Siyasetin karmaşası içerisinde Başbakanlık ve Meclis tarafından çözüm üretilemeyen veya gözardı edilen hususlarda, Cumhurbaşkanlığı makamının rehberlik yapması son derece önemlidir. İşte bu noktada Cumhurbaşkanlığı makamının, en yetkin danışmanlar tarafından informe edilmesi, bütün seçeneklerin ortaya konulması ve ilgili devlet kurumlarından en doğru bilgilerin alınarak karar merciine sunulması çok ama çok önemlidir.

Çanakkale’nin 100. Yıl Kutlamaları çerçevesinde Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan Tanıtım Filmi son derece önemli ve yeni bir hareket tarzıdır. Milletin ortak duygu ve değerlerine, Devletin en üst temsiliyetinde sahip çıkılması, açık yüreklilik ve samimiyetle dile getirilmesi esasen Duygusal bir toplum olan Türk halkını son derece memnun etmiştir. Bununla birlikte, Tanıtım Filmi’ndeki tarihsel hatalar konunun uzmanı olanları üzmüştür. Cumhurbaşkanlığı makamının her konuda derinliğine uzman olması beklenemez. Bu tür yanlışlar, konuya vakıf olarak hizmeti hazırlayanlara aittir. Nitekim, Çanakkale 100. Yıl Törenleri için davet edilen ülkelerden İngiltere Prensi Charles’ın üniformalı olarak ve bir savaş gemisi ile törene iştirak etmesi, tarihsel derinliği ve anlamı olan bir tavırdır. Devletin en üst düzey temsil makamlarının tarihsel yanlışlardan beri olması arzulanan ve olması gereken bir durumdur.

Bu çerçevede Tanıtım Filmi’nde yer alan tarihsel yanlışları kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:CTFilm02

  • Tanıtım Filmi’nin duygusal kurgusu ve Cumhurbaşkanı’nın şiiri ile süslenmesi son derece başarılıdır.
  • Tanıtım Filmi’nin konusu Çanakkale Savaşları’dır ve konuyla ilgili tüm Askerler Birinci Dünya Savaşı Osmanlı Askerleri olması gerekir. Tarihsel kimlikler ancak kıyafetlerle birbirinden ayırt edilir. Halbuki, filmde geçen erlerin kıyafetleri Kurtuluş Savaşı Kuvayı Milliye üniformalarıdır. Ankara Hükümeti, Milli Mücadele’ye başlarken kendi askerlerinin kıyafetlerini değiştirmiş ve şapkalarda Ay Yıldız kullanmışlardı. Erlerin yanlamasına taktıkları başlıklar bezden, rütbelilerin taktıkları başlıklar ise astragan veya kürkten yapılırdı. Çanakkale Savaşı sırasında Türk askerlerinin başında Enveriye denilen ve esasen Enver Paşa tarafından tasarlanmış –ilgili fotoğraflarda göreceğiniz- başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar erlerde bezden, rütbelilerde ise bazen keçeden yapılırdı.
  • Filmdeki rütbeli askerin rütbesi günümüz rütbe anlayışına uygun olarak yapılmıştır. Halbuki Çanakkale’de savaşan subaylarımızın rütbeleri bundan çok farklı ve yıldızların altında dikine çizgiler olan geçmeli bir modeldi. Nitekim bu tür apoletler, o yıllardaki müttefikimiz Almanlardan uyarlanmıştı. Aynı şekilde, kolunu kaybeden rütbeli subayın taktığı Çanakkale Liyakat Nişanı da yanlış yerde takılıdır.
  • Filmin sonunda yer verilen Mustafa Kemal’in fotoğrafı Mareşallık rütbesi ile olan Milli Mücadele dönemi fotoğrafıdır. Halbuki, Çanakkale Savaşları’nı konu alan tarihsel bir Tanıtım Filmi’nde, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de başında Enveriye şapkası ile olan fotoğrafı kullanılmalıydı.
  • Cumhurbaşkanlığı Tanıtım Filmi, tarihsel içeriği olan ve 100. Yıl gibi çok iddialı bir amaçla hazırlanmış bir filmdir ve tarihsel kıyafetlerin yanlışlığı üzücüdür.
  • Üçlü büyük fotoğrafta en soldaki Mustafa Kemal’in, en sağdaki ise Çanakkale Savaşı askerlerinin kıyafetini göstermektedir.

CTFilm03 Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük bir devlettir. Resmi Kurumlar, Devleti ve Milleti sadece ulusal alanda değil, asıl önemlisi uluslararası alanda temsil etmektedir. Gelişen çağ ve teknoloji ile birlikte artık hatalar bütün dünyaya yayılmakta ve eleştiri konusu olmaktadır.

Hep kusursuz görmek istediğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de benzer hatalarını önümüzdeki günlerde yayınlayacağız. Kurumları insanlar yönetir ve insanların hataları kurumlara maledilir. Hassas devlet kurumlarımız yetkin insanları istihdam etmeseler bile en azından uzmanlara kulak vermelidir.

Share

Törenlerimizde Milli Silahlar Kullanılmalı!

Share

CumhSerefBüyük devletler, milli törenlerinde, karşılamalarda ve sembolik nöbet alanlarında kendi tarihi silahlarını kullanırlar. İngiltere, Almanya, Amerika, Rusya gibi birçok ülkenin Şeref Kıtaları, Cumhurbaşkanlığı Tören Birlikleri bu ülkelerin ürettikleri tarihsel silahları taşırlar.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise ne yazık ki Milli Törenlerinde ABD yapımı M-1 Piyade Tüfeklerini kullanarak büyük bir yanlışı sürdürmektedir. M-1 Garand tüfekleri 1936 yılında ABD tarafından üretilmeye başlanmış ve II. Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam Savaşları, Arap – İsrail Savaşları gibi birçok savaşta kullanılmıştır. ABD’den sonraki en fazla kullanıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetleri 1970 yılına kadar 300 bin civarında M-1 tüfeği satın almış ve 1980 yıllarına kadar da kullanmıştır. Halen, Cumhurbaşkanlığı Tören Kıtası ve AnıtKabir gibi devleti temsil eden birçok yerde sembolik olarak bu tüfekler kullanılmaktadır.

Buna karşılık, Türklerin 1938 yılından sonra üretmeye başladığı Kırıkkale Piyade Tüfekleri, Türk Milli Törenleri için daha uygun bir silahtır. Kırıkkale Tüfekleri, Almanların ünlü Mavzer (Mauser Kar 98k) silahının Türkiye’de yapılan modelidir. Bu tüfeklerin atası kabul edilen Gewehr 98 tüfekleri Alman İmparatorluğu tarafından 1898’de üretilmeye başlanmış ve ABD’nin Türkiye’ye silah satmaması üzerine Osmanlı Sultanı Abdulhamid tarafından anlaşması yapılarak Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine girmiştir. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda bilfiil kullanılan bu tüfekler, çağının en iyi silahları olarak kabul edilmekteydi. Ankara Ulus’ta bulunan Atatürk anıtında Mehmetçik’in elindeki silah Kırıkkale tüfeğidir.

Cumhurbaşkanlığı ve GenelKurmay Başkanlığı’nın bu durumu dikkate alarak Milli Törenlerimizde, üzerinde ay yıldız bulunan Kırıkkale Piyade Tüfeklerini kullanmasının doğru olduğuna inanıyoruz.

Mavzer

Mavzer

Share

Sosyal Medya

İnteraktif Harita

Gruplar

İslam Felsefesi

DinBilim

Manaz Panoramio

Konferans

Arşivler