Kitaplar

İŞİD’in Hıristiyan Siyasal Temelleri!

Share

Türkiye olarak her başörtülüyü İslamcı olarak damgaladığımız günler geride kaldı. Bununla birlikte her Kürdü PKK’lı ve her sakallıyı İŞİD mensubu olarak görenlerimiz çoğaldı. Bu durum, bir bilgi ve temele dayanmayan basit Görsel düşmanlığın en önemli göstergesi.

İŞİD gibi İslami referansı olan bir örgütün Hıristiyan temelleri nasıl olur diye merak duyulabilir. Çok bilimsel tanımlamalara girmeden genel hatlarıyla konuyu açıklamaya çalışalım.ABD_Konstan

Irak Şam İslam Devleti Örgütü, 2014 yılı başlarından itibaren ortaya çıkan ve en önemli iddiası Hilafet Devleti olan bir örgüt. Genel anlamda Sünni Selefi geleneğin göstergelerini taşıyan örgüt, ne Türk ne de Dünya kamuoyu tarafından gerçek anlamıyla tanınmıyor. Hatta birçok kişi, Suriye’de çarpışan diğer Müslüman grupları da İŞİD sanıyor ve ardından İŞİD’in bu gruplara da saldırdığını duyunca kafası daha da karışıyor. Ve konunun belki de en cahilce yanı da, bir çok kişi Hükümete muhalefet yapacağım diye AKP ile İŞİD kavramlarını gülünç bir şekilde birbiriyle özdeşleştiriyor, birlik ve beraberliğe büyük zarar veriyor.

Bu konuda öncelikli bilmemiz gereken husus; İŞİD Terör Örgütü’nün Hilafet Devleti iddiasıdır. Örgüt, -bundan iki ay kadar önce- Türkçe olarak KONSTANTİNİYYE adıyla yayınladığı özel derginin kapağını “Konstantiniyye’nin FETHİ” olarak isimlendirmiştir. Bu kavramın kullanılması önemlidir. Bugüne kadar hiçbir İslamcı Örgüt, Fatih’in fethini takiben İstanbul’u Konstantiniyye olarak anmamıştır. Buna karşılık Osmanlı genelgelerinde İslambol ismi de çok kullanılmıştır. (Terör Örgütü’nün dergisini Amerika’nın Sesi’nin adeta büyük bir keyifle duyurmuş olması da ilginçtir!)

Konstantiniyye Hıristiyanlarca kullanılan bir terimdir. İŞİD Terör Örgütü, bu kavramı kullanmakla İstanbul’un ve Türkiye’nin İslamlığını reddetmekle kalmamış, asıl düşünce temelinde Türklerin Hilafeti kavramını inkar etmek istemiştir. Bilindiği gibi Hilafet yani İslam Dünyasının Dinsel Liderliği kavramı, Yavuz Sultan Selim’in 1517’te Mısır’ı fethi ve Hicaz Bölgesi’nin Osmanlı hakimiyetine girmesiyle birlikte Türklere geçmişti.

Tarihte Türklerin Hilafeti konusunda en fazla siyaset üreten İngiltere olmuştur. Hilafet kavramının özellikle Hindistan Müslümanları üzerindeki geniş etkisi İngilizleri hep rahatsız etmiş, Türklerin İslam Önderliği kavramını yıkmak ve İngiltere himayesinde bir İslam Hilafeti oluşturmak için sürekli stratejiler geliştirilmişti. İngiliz emperyalizminin Ortadoğu’ya yöneldiği 1800’lü yıllardan itibaren Osmanlı hakimiyetindeki -bugünkü Irak, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Mısır, Yemen ve Körfez- topraklarda Arap Milliyetçiliği hareketlerine önemli destek verildi. Mısır ve Süveyş kanalı işgalini takiben Vehhabi Hanedanı vasıtasıyla Suud ve Hicaz bölgesinde egemenlik sağlayan İngiltere, her vesile ile Hilafetin Türkler yerine Araplarda olması yönünde fikirler üretti. Hilafetin Kureyş’ten olması gerektiği iddiaları da yine bu dönemlerde popüler olmuş ve İngilizlerin Ortadoğulu işbirlikçilerini Hilafete ısındırması üzerine Fransızlar da -Batı İngiliz İslam Hilafeti’ne karşı- Fatıma’dan dolayı Hz Muhammed’in soyuna dayandığını iddia eden Fas Kralı’nı Doğu İslam Halifesi olarak kabul ettirmeye çalışmışlardı. Hilafet rüyasıyla yatıp kalkan Mekke Şerifi Hüseyin bu yıllarda sıkı bir İngiliz taraftarıydı. Bu yıllarda İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Yakın Ortadoğu’yu işgalinden önce bir yandan Yahudiler için Balfour Deklarasyonu’nu yayınlarken, diğer yandan da “Arapların Hilafetini destekleyeceğini” duyurmuştu. (Burada bilenler için Dışişleri Bakanı Lord Grey’in, 1915 baharında McMahon’a yazdığı mektubu kastediyoruz.) Belki de Vehhabi – Siyonist işbirliğinin ilk temelleri bu şekilde atılmış ve o yıllardan itibaren Suudi Arabistan ve İsrail İngiltere’nin bölgedeki iki önemli stratejik müttefiki olarak tescillenmişti.

Hıristiyan dünyasında Dinsel liderliğin Siyasi liderliğe tabi olduğu üç büyük Mezhep bulunmaktadır. Amerikan Evangelistleri, Alman Luteryenleri ve İngiliz Angilikanları için Din siyasetin emrindedir. Din için siyaset değil, Siyaset için Din kullanılır. İngilizler, Hindistan ve Suudi Arabistan başta olmak üzere yerel özelliklere dayalı Vehhabizm, Sihizm gibi yeni İslam mezheplerinin oluşumunu sağlayarak bu bölgelerdeki sömürgecilik faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. İngilizlerin Türk Hilafeti’ni zayıflatma çabaları sadece II. Abdulhamid döneminde başarısızlığa uğramış, Abdulhamid’in tahttan inişiyle birlikte bu faaliyet yeniden alevlenmişti. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Halifesi’nin Büyük Cihat fetvası, İslam dünyasında hiçbir ciddi etki uyandırmamış ve hatta tarihi Çanakkale Savaşları sırasında İngilizler tarafından Hindistan ve uzak doğudan devşirilmiş Müslümanlar, Türklere karşı savaşmışlardı.

Hilafet kavramının İslam tarihi boyunca ortaya çıkardığı siyasi kavgalar ve bölünmeler ile dinsel temelsizliği sebebiyle Atatürk tarafından kaldırılması İngilizleri daha da iştahlandırmış ve Ağa Han kanalıyla son Osmanlı halifelerini kullanma çabası da sonuçsuz olmuştu.

İşte bütün bu açıklamalar ışığında şunu tekrar ifade ediyoruz ki, İŞİD Projesi, Ortadoğu hakimiyeti için başta İngiltere ve İsrail ortaklığı ile üretilmiş ve ABD tarafından da dünya hakimiyeti için kullanılmaya karar verilmiş bir Batı Projesi’dir. Üzerine kurulduğu fikri temellerden, kıyafetlerine, hareket tarzlarına, eğitimlerine, yayınlarına kadar titizlikle hazırlanmış bir Londra Senaryosu’dur. Uzun süren Stüdyo çalışmasından sonra, adeta Yüzüklerin Efendisi gibi Ortadoğu sahnesinde bir anda gösterime sunulmuştur. Ürdün ve Suudi Arabistan’a bu projenin lojistik ve finansal yapısında önemli görevler yüklenmiştir. Umarız ki, özellikle Ürdünlü dostlarımız bu tehlikenin farkına bir an önce varırlar.

Türkiye ve İslam dünyasını kaosla yönetmeyi hedefleyen bu gösterinin uzun yıllar gösterimde kalacağı iddialarına karşı mücadele etmeliyiz. İŞİD Terör Örgütü’nü -bu örgüte sempati duyan cahil ve aptal Müslümanlar yüzünden- Türkiye ile ilişkilendirmeye çalışan yabancı psikolojik operasyonlara karşı uyanık olmalıyız. İŞİD Terör Örgütü, PKK Terör Örgütü ile çatışırken bir dönem sempati toplamış olabilir. Ancak unutmayalım ki, her iki örgüt de bölgeyi şekillendirmek için kullanılan araçlardır ve Türkiye ile Türklerin düşmanlarıdır.

Türkler için vatan söz konusu olduğunda gerisi teferruattır…

——

İŞİD Terör Örgütü’nün -Rusya tarafından da kısmen desteklenen- yeni bir Batı Hakimiyet Projesi olduğuna ilişkin diğer delilleri ve konuları ilgili makalelerimizde bulabilirsiniz.

Share

Almanya Ortadoğu’da Terörü Besliyor!

Share

Almanya, Türkiye’nin İŞİD‘e yönelik saldırısını anlamış ama PKK‘ya yönelik müdahaleye anlam verememiş. Türkiye de Alman silahlarının PKK ve DHKP-C terör örgütlerinin elinde olmasına bir anlam veremiyor.

PKK_Almanya

Geçtiğimiz günlerde DHKP-C Terör Örgütü’nün Gazi Mahallesi‘ndeki gösterilerde MP5 makineli tabancalarla gösteri yapması önemli bir işaretti. Teröristlerin elindeki silahlar Almanya’nın ürettiği Heckler & Koch MP5 türündendi. Sadece birkaç silahtan hareketle geniş bir yargıda bulunmak yanlış diye düşünülebilir ancak, yine geçtiğimiz günlerde Batılı medya örgütleri İŞİD tarafından kullanıldığı söylenen -ve PKK Terör Örgütünce ulaştırılmış- MKE damgalı bazı silah kovanlarının resimlerini yayınlayarak Türkiye’yi İŞİD destekçisi ilan etmişlerdi. Halbuki, MKE mermileri bütün NATO envanterinde bulunan ve her ülkenin kolayca elde edebileceği türden mühimmatlardı. Hatırlanacağı gibi, Türkiye Kıbrıs‘a müdahale ettiğinde Kıbrıslı Rum Teröristler bile MKE mermileri ile karşılık vermişlerdi.

Almanya‘nın Ortadoğu’daki Terör örgütlerine yaptıkları destekler böyle birkaç tabanca veya mermiden ibaret değil şüphesiz. Öncelikle, Ortadoğu’nun en büyük Terör Devleti İran‘ın Nükleer Tesisleri’ni Alman Siemens şirketi kurmuştu. 1990’lı yılları takiben Almanya, İran ile en yüksek düzeyde Gizli İstihbarat Anlaşmaları yapmış ve hem İran İstihbarat Örgütü‘nü hem de bütün bölgedeki Hizbullah Terör Örgütleri‘ni yeniden yapılandırmıştı. Aynı şekilde, Türk Hizbullah‘ı da yine Alman menşeli hücre yapılanmaları ile teşkilatlanmıştı. Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı‘nın İran ve Hizbullah güvenlik birimleri ile derin dostlukları vardı.

Almanya’nın OrtaDoğu’da gözü gibi beslediği bir başka örgüt de PKK Terör Örgütü idi. PKK Terör Örgütü’nün dünyadaki en geniş siyasi ve finansal yapısı eskiden olduğu gibi bugün de Almanya‘da yerleşik bulunuyor. PKK Terör Örgütü’nün Afganistan‘dan Zahedan, Pejak eliyle Kandil, Irak, Suriye, Kıbrıs Rum Kesimi, Türkiye ve Hollanda‘ya uzanan Uyuşturucu Koridoru‘nun en büyük patronu olduğu Almanya yönetiminin de yakından bildiği gerçeklerdendi. Alman Meclis üyelerinin zaman zaman ve en kritik dönemlerde Türkiye’ye ve GüneyDoğu illerimize yaptıkları siyasi ziyaretler ve kışkırtmalar hiç eksik olmadı. Yine Alman parlamenterlerin PKK Terör Örgütü‘nün bayrakları ile çektirdikleri fotoğraflar unutulmadı. Türkiye’nin ve Almanya’daki Türk kamuoyunun baskıları neticesinde PKK Terör Örgütü‘nü terör listesine almak zorunda kalan Almanya, örgütün siyasi yapılanmasına hiç dokunmadı ve aksine önemli finansal yardımlarda bulundu.

PKK Terör Örgütü ile İŞİD Terör Örgütü‘nün stratejik savaş tiyatroları, Almanya ile PKK Terör Örgütü’nü daha da yaygınlaştırdı. İŞİD Terör Örgütü’ne katılan 400 civarında vatandaşının Almanya‘dan çıkışına sessiz kalan -ve belki de kurtulduğu için sevinen- Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, kendi suçlarını örtbas edip, yüzsüzce başkalarını suçlamaya kalkıştı. Son olarak, Barzani Peşmergelerine gönderilen bazı silahların sandıklar halinde Kandil‘e de ulaştığı anlaşıldı ve Alman basınında ve kamuoyunda eleştirilere konu oldu.

Şimdi Almanya çok daha büyük bir anlaşma peşinde, Ortadoğu’da Esad Hükümeti‘ni ve Hizbullah Terör Örgütlerini besleyen İran ile büyük bir silah anlaşmasına hazırlanıyor. ABD‘nin ambargoları kaldırmasını fırsat bilen Alman firmalarının temsilcileri yine Tahran otellerini doldurmaya başladılar. Hatırlanacağı gibi, 1990’lı yılları takiben de Almanya ve İran‘ın karşılıklı ticaret hacimleri birinci sıradaydı.

Almanya, Türkiye’ye söz söylemeden ve PKK Terör Örgütü’nü desteklemeden önce kırk kez düşünmeli…

Share

Kuzey Halep ve Telafer Türkmen Bölgeleri Korunmalıdır

Share

Uzun yıllardan sonra Türkiye, nihayet doğru operasyonlara yeniden başladı. Bir yandan Türkiye‘ye düşman terör gruplarının yurt dışındaki komuta ve kontrol merkezleri vuruluyor, diğer yandan da yurt içindeki etkin teröristler etkisiz hale getiriliyor.

KSSafeZone

Bugüne dair öngörümüze geçmeden önce, günümüzü de ilgilendiren yakın tarihteki en büyük siyasi ve askeri hatamızı bir hatırlayalım. 1990 yılında başlayan Birinci Körfez Savaşı‘nı takiben Irak‘ın durumu, bugünkü Suriye‘nin bir benzeriydi. Yine ABD öncülüğündeki Koalisyon, yine ABD‘nin yarattığı Saddam tehdidini ortadan kaldırmak için askeri operasyonlar yapıyordu. Bu dönemin en önemli kararı, Irak’ın Kuzey ve Güneyinde “Uçuşa Yasak Güvenli Bölgeler” ilan edilmesiydi. Güney’de Şii Bölgesi, Kuzey’de ise Sadece Kürt Federasyonu “Güvenli Bölge” ilan edilmişti. O yıllarda, 150 bin kişilik Türkmen Kasabası Telafer, 36. Paralel’in kuzeyinde olmasına rağmen Saddam‘ın insafına terkedilmiş; ama 36. Paralel’in güneyinde olmasına rağmen Talabani‘nin Süleymaniye bölgesi “BM Güvenli Bölge” sınırları içerisinde sayılmıştı. ABD ve İngiltere’nin öncülüğü ile oluşturan Birleşmiş Milletler Güvenli Bölge Sınırı ile Saddam’ın kanunsuz bir şekilde Kürtlere tahsis ettiği Kürt Federasyon Sınırı yüzde yüz çakışıyordu. (Bu konudaki detaylar için Haritalar bölümüne bakabilirsiniz.)

O günkü siyasiler de, Türk Silahlı Kuvvetleri‘ni yönetenler de bu tarihsel yanlışa ortak oldular. Irak Türkmenleri konusunda akılcı ve ciddi adımlar atmadıkları gibi, Barzani ve Talabani‘nin çatışmasını önlemek için Türk Ordusu’na görev bile verdiler. O yıllarda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de katkısıyla korunan Irak Kürt Federasyonu, bugün Barzani Kürdistanı olarak Türkmen bölgelerini de topraklarına katmış, Irak’ın tek ve en büyük Musul barajına hakim, Kerkük petrol yataklarına göz dikmiş bir şekilde bağımsızlık zamanı gözlüyor.

Bugün Suriye’de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Türk Hükümeti‘nin Kuzey Suriye’de tezgahlanan Kürt Koridoru Planı’nı görmesi ve gerekli önlemleri alarak buna karşı mücadele etmesi büyük bir cesaret ve memnuniyet vesilesidir. ABD, İngiltere, Rusya, Almanya ve İsrail gibi ülkelerin Büyük Kürdistan hedeflerine karşı direnmek gerçekten çok büyük bir siyasi ve askeri kararlılıktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti‘nin, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere bu fikrin arkasında olması ve sonuna kadar sürdürmesi son derece önemlidir.

ABD, İngiltere ve İsrail’in Rusya ile anlaşmak suretiyle Suriye‘yi federal bir yapıya dönüştürme planı son derece açıktır. Güney’de Dürziler, Şam Çevresi ve Lazkiye’de Nusayriler, Halep, İdlip bölgesinde Sünniler, Kuzey’de Kürtler için federal bölgeler planlanırken, aynen Irak’ta olduğu gibi Türkmenler yine özellikle ve kasıtlı bir şekilde gözardı edilmektedir. Bu konuda İngiltere‘nin tarihi Türk düşmanlığını hiç unutmamak gerekir.

Her zaman ve her vesileyle açıkça ifade ediyoruz ki, bölgeyi şekillendirmek için yaratılan İŞİD Tehdidi de yine Londra‘da planlanmış ve Ürdün‘den yönetilen bir Batı Projesi‘dir. İŞİD yönetim kadrosunun önemli bir kesimi Kafkasya kökenlidir ve MI6 ile Kafkas kökenli Ürdün İstihbaratı tarafından derlenmiştir. Ortadoğu ve dünyadaki bütün İslamcı muhalifler yüzleri açık bir şekilde savaşırken, Irak, Suriye ve dünyanın farklı bölgelerindeki bütün İŞİD militanları yüzleri örtülü, kıyafetlerinden silahlarına ve tavırlarına kadar profesyonel askeri eğitimli, modern ABD silahları ile donanmış özel operasyon birlikleridir. Dünyadan Hilafet için hicret eden Cahil Sakallılar Batı’nın ve Rusya’nın Deşifre ve Tasfiye için geçişlerini kolaylaştırdığı aptallardan başkası değildir. ABD, İŞİD Tehdidi ile hem bölgeyi istediği gibi şekillendirecek, hem Suriye’deki Nusra ve Ahrar gibi istemediği muhalifleri durduracak, hem Esad yönetimini kalıcı kılacak, hem İran ve Şii yayılmacılığını önleyip Ortadoğu’daki Şii Hizbullah etkinliğini azaltacaktır. Kendisi için tehdit gördüğü El Kaide yöneticilerini Dronlar ile avlayan ABD, İŞİD’in Palmira‘daki tiyatrosunu izlemekle yetinmiştir. (İŞİD konusundaki diğer detaylar için ilgili makalelere bakabilirsiniz.)

Türkiye‘nin Ortadoğu’ya müdahalesi, emperyalist ülkelerin Ortadoğu planlarında değişikliğe yol açacaktır. Nitekim, daha evvelki gün açıklama yapan Kerry, “Rusya ile anlaşmak suretiyle Esad Hükümeti’nin de içinde olacağı siyasi bir çözüm için çalışıyoruz ve buna Suudileri ve Türkleri de dahil etmek istiyoruz” derken son niyetlerini ifade etmiştir.

Türkiye bu süreçte, sadece Azez – Cerablus hattındaki 90 kilometrelik bölgeyi değil AynulArab‘a kadar olan Türkmen köylerini de içine alacak şekilde Türkmen bölgesini güçlendirmelidir. Gerekirse, Suriye’nin diğer bölgelerindeki Türkmenler de burada iskan edilerek Halep ve Rakka‘ya kadar uzanan Türkmen Bölgeleri koruma altına alınmalıdır. Suriye er veya geç, egemenlik bölgelerine bölünecektir ve Türkiye buna göre strateji oluşturmalıdır. Tabka Barajı‘nın da Kürtlere bırakılması önlenmelidir.

Burada çok ama çok daha önemli bir diğer husus Telafer Türkmen Bölgesi‘nin de İŞİD tehdidinden kurtarılarak güven altına alınmasıdır. Bilindiği gibi 250 bin kişilik Telafer Türkmen nüfusu darmadağın olmuş, buradaki Şii Türkmenlerin önemli bir bölümü yurtlarını terkederek Güney Irak’a göç etmek durumunda kalmıştır.

Türkiye, elektronik olarak da desteklenen çok önemli ve başarılı bir Operasyon yürütmektedir. Muhalefet Partileri, bu süreçte cahilce açıklamalar yapmak yerine akılcı destek ve tavsiyelerde bulunmalıdır. Türkiye’nin siyasi ve stratejik geleceğinde söz sahibi olan bütün yöneticilerin kararlılıklarını sonuna kadar sürdürmelerini ve yukarıdaki en önemli stratejik hedefi göz önünde bulundurmalarını diliyoruz.

Share

PKK Çocukları Savaşa Sürüyor!

Share

Kentlerde ilkokul düzeyindeki öğrencileri bile güvenlik güçlerine karşı kışkırtan PKK Terör Örgütü, şimdi de genç yaştaki çocukları Suriye savaşının ön saflarına sürmeye başladı.

Özellikle Suriye’nin AynulArab (Kobani) kentindeki çatışmalardan sonra Kandil’deki yüzlerce militanını savaşa gönderen PKK, sadece 2014 yılında 2300 civarındaki yetişmiş örgüt mensubunu kaybetmişti. Bu kayıplar üzerine, “Kendilerinin dağ savaşçıları olduğunu ve Ova savaşına girmeyeceklerini belirterek” bölgeye militan göndermeyi kesmişlerdi. ABD öncülüğündeki Koalisyon ve Barzani tarafından gönderilen peşmergeler, Terör Örgütü’nün imdadına yetişmiş ve Kobani’de uçaklar tarafından bombalanmış harabe bir kenti İŞİD Terör Örgütü’nden kurtarmayı başarmışlardı.

PKKMilitan (12)

2014 yılının başında İŞİD Terör Örgütü’nün ortaya çıkışı ile birlikte PKK Terör Örgütü de yeniden güç kazanmak ve militan devşirmek için faaliyetlere başladı. Örgütün, cephede savaşmak için eğitime aldığı militanların yaş sınırı 14 olarak belirlendi. Kız militanlar, daha çok lojistik destek birimlerinde, sabit noktalarda ve güvenli binalarda (sniper olarak) görevlendirilirken, çocuk yaştaki erkek militanlar ön cephelerde ve ilk saldırılarda kullanılmaya başlandılar. Kandil’de bulunan Örgüt yöneticilerinin, teftiş amacıyla bile çatışma bölgelerine hiç gelmedikleri belirtiliyor.

Terör Örgütü 2014 – 2015 döneminde Türkiye’den ve Avrupa’dan yarısından fazlası 18 yaşın altında olan 7 bine yakın militan devşirmeyi başardı. Bu devşirmelerin çoğunluğu da köyleri geceleri basmak ve çocukları alıkoymak şeklinde gerçekleştirildi. Bunlara ilave olarak İran’ın Mahabad bölgesinden de 3 bini aşkın yeni militan örgüt saflarına katıldı. Örgüt, Kuzey Suriye’deki üç kantonu (Haseki, Kobani, Efrin) korumak ve bunları birleştirmek suretiyle Akdeniz’e ulaşan bir Kürt Koridoru oluşturmak için geniş bir alanı kontrol etmeye çalıştı. Alan genişledikçe, savunma ve kontrolde büyük sıkıntılar yaşayan örgüt sık sık saldırılara maruz kaldı ve 2015 yılında da yine bu bölgede –ABD’nin hava desteğine rağmen- 1900 civarında militanını kaybetti. Önceleri kayıplarını gizleyen PKK Terör Örgütü, sayı arttıkça Parti bayraklarına sarılı Cenaze konvoyları oluşturmak suretiyle taban oluşturmaya çalıştı. Çatışmalarda ölenlerin birçoğunun çocuk yaşta militanlar olması bir süre sonra halk arasında huzursuzluğa ve özellikle anneler tarafından büyük eleştirilere yol açtı.

Nitekim 2010 yılında da Danimarka’nın Berlingske Tidende gazetesi, PKK’nın 9-10 yaşlarından başlamak üzere 3 bine yakın çocuğa eğitim verdiğini haber yapmış ve konu UNESCO’nun gündemine taşınmıştı. 2012 yılında ise Aksiyon Dergisi’ne ana konu olan Çocuk Militanlar konusunda, Kürdistan Medya Sorumlusu ve PKK Mardin Bölge Başkanı ve Yazar Şükrü Gülmüş aynen şunları söylemişti:

Hatırlıyorum, Öcalan daha 80’lerde bile “Bana 14 ve 16 yaşları arası çocuklar gönderin.” diyordu. O zamanın çocukları sonra genç oldu. … Savaş ciddiyet işidir. Çocukları savaşa sürmek ve onları birer kalkan gibi kullanmak cinayet ve alçaklıktır. Ama bu bir zihniyet işi. Bizim feodal toplumdan gelen alışkanlıklarımız var. Oğluna sigara tutan, küfre alıştıran, eline silah veren ve ‘Biji-Diji’ diyen bir toplumsal yapıdan geldik. Bugün savaşanların hangi birinin çocuğu var? KCK konsey üyeleri, ‘kısır katırlar birliğidir.’ Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu, Rıza Altun ve bildiğim kadarıyla büyük çoğunluğu evlenmedi. Aile nedir, çocuk nasıl büyür, nasıl yetişir bilmezler. Hele de Ali Haydar Kaytan denen canavar kendi evladının katilidir. Evladının katili olanlar hiç çocuk korur mu?

Bir başka Kürt Siyasetçi İbrahim Güçlü ise şunları ifade etmişti:

“Ne yazık ki Türkiye kamuoyu, siyaset sınıfı ve aydınları bu konuda duyarsız ve sağır. PKK’nın son dönemde, bölge devletlerinin ve özellikle de Suriye’nin vesayeti altına yeniden girmesinden sonra savaş stratejisini geliştirmeye, çatışmaları derinleştirmeye ihtiyacı var. Bunun için de savaşacak insanlara ihtiyaç duyuyor. Son günlerde de 18 yaşından küçük çocukların yeniden dağa çıkarılmasında bir artış olduğu görülmektedir. Çocukların dağa çıkarılması, uluslararası hukuka ve sözleşmelere, insani ve ahlaki değerlere, çocuk hakları sözleşmesine ve çocukların menfaatlerine aykırıdır. Bir insanlık suçudur. Uluslararası hukuk, devletler açısından askere alınacak gençlerle ilgili kriterler belirlemiştir. Ama ne yazık ki PKK, 12, 13 ve hatta daha küçük yaştaki çocukları dağa çıkarmakla kalmıyor, kendi siyasal ve elitik emelleri için değişik alanlarda araçsallaştırarak kullanıyor.”

Yapılan araştırmalara göre; “Örgüte katılan çocukların yüzde 59’u erkek, yüzde 41’i kız. Örgüte katılıp geri dönmeyi başaran çocukların oranı ise yüzde 25. Dağa gidenlerin yüzde 75’inin akıbeti hakkında net bilgi yok. Dağa giden çocukların yüzde 50’si 2-3 yıl içinde ölüyor. Ölüm sebebi çatışma, örgüt içi infaz veya hastalık olarak değerlendiriliyor.

PKK Terör Örgütü’nün bir başka stratejisi de, Erkek militanları cesaretlendirmek ve yönetmek için Kadın militanlar kullanması. Sosyolog Dr. Necati Alkan’ın “PKK’da Semboller, Aktörler, Kadınlar” isimli kitabında bu konuda geniş değerlendirmeler var. Kitapta yer alan bilgilere göre; “PKK’ya katılan kadınların yüzde 82’sinin 14-25 yaş grubunda oldukları belirlenirken, bu kadınların yüzde 55’den fazlasının 15-18 yaş, yüzde 20’ye yakının ise 15 yaş altı çocuklardan oluşuyor. Yapılan çalışmada dağa çıkan kadın militanların yüzde 4’ünün üniversite mezunu, yüzde 10’unun lise, yüzde 57’sinin ise ortaokul ve ilkokul mezunu olduğu görüldü. Yüzde 9’unun sadece okuma yazma bildiği, yüzde 16’sının ise okuma yazma bile bilmedikleri ortaya çıktı. Kadın militanların büyük bölümünün ‘mesleksiz’ ve ‘ev kızı’ olarak kendisini ifade ettiği özgeçmişlerde, radikalleşme ve dağa çıkma nedeni olarak töre, namus cinayetleri, berdel baskısı, eğitimsizlik, aile içi iletişimsizlik ile devletin kötü uygulamalarını göstermişler.

Dağdan geri dönmeyi başaran veya güvenlik güçlerine teslim olan genç kızların ifadelerine göre; “15 yaşına gelenlere artık yetişkin gözüyle bakılıyor ve yıllardan beri dağda yaşayan eski militanlar tarafından birçoğu tacize ve tecavüze uğruyor.” (Bu konuda anlatılan birçok çirkin örnekleri yazımıza almadık)

PKK Terör Örgütü’nün şimdiki en büyük korkusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin özel yetişmiş komandolar tarafından yürüteceği büyük bir operasyon. Bu operasyonda sadece Kuzey Suriye’deki PKK varlığının değil, Kandil ve Türkiye’deki önemli eğitim kamplarının da hedef alınması bekleniyor. Özellikle sınır ötesinde yapılacak özel operasyonlarda PKK’nın çok büyük kayıplar vereceği ve gerçek bir çatışma ortamında esir durumuna bile düşmeden örgüt yapısının büyük ölçüde imha edileceği öngörülüyor.

Bilindiği gibi bugüne kadar PKK Terör Örgütü, yol kesme, karakol basma, güvenli bölgelerden taciz ateşleri, sivil halkın ve çocukların kullanıldığı kent isyanları gibi yöntemlerle alan savaşından uzak durarak terör estirmekteydi.

         Özellikle son yıllarda toplanmış çocuklara ait diğer görüntülere buradan ulaşabilirsiniz

Share

Savaş ABD Şirketlerini Zenginleştiriyor!

Share

ABD’nin Terörle Mücadele gerekçesiyle bütün dünyada müdahalelere başladığı 1999 yılından itibaren Dünya ülkelerinin savunma harcamaları % 47 oranında artış gösterdi. Bu dönemde ABD’nin savunma harcaması dünya toplamının % 41’i ile yıllık 600 milyar doları aştı. ABD’den sonra savunma harcaması en yüksek bölge Ortadoğu. 2015 yılı verilerine göre Suudi Arabistan 80.7, Emirlikler 22.7, Türkiye 22.6 ve İsrail 15.9 milyar dolarlık savunma harcaması yaptı. (SIPRI) (Çin 216.3 ve Rusya 84.4)

ISILCost

2015 yılı itibariyle NATO verilerine göre ABD 1.381.000, Türkiye 493.000, kişilik orduya sahip. Türkiye savunma harcamalarının % 50’sine yakınını yerli kaynaklardan karşılıyor. Dünya ülkelerinin büyük bir kısmı ise savunma ihtiyaçlarını başta ABD olmak üzere büyük ülkelerden satın alıyor. 2013 yılı verilerine göre Dünya Silah Ticareti hacmi 455 milyar dolardı. Bunun % 50’sinden fazlasını 245 milyar dolar ile ABD şirketleri gerçekleştirdi. ABD’yi 44 milyar dolar ile Birleşik Krallık (İngiltere), 37 milyar dolar ile Rusya ve yaklaşık 35 milyar dolar ile Fransa izliyordu. SIPRI verilerinden oluşturduğumuz tabloyu buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz.

Gelelim İŞİD Savaşından zenginleşmeye. ABD öncülüğündeki Ortadoğu Koalisyonu, Suriye ve Irak’taki İŞİD hedeflerine hergün hava saldırıları düzenliyor. Pentagon açıklamasına göre bunun günlük maliyeti 9 milyon dolar. Bu maliyeti ABD karşılamıyor şüphesiz, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez Sermayesi İŞİD savaşının finansörleri. Atılan her bir Tomahawk füzesi 1.1 milyon dolar, akıllı bombalar 40’ar bin dolar, bir savaş uçağının saatlik uçuş maliyeti 10 bin dolar. Bu mücadelenin yıllık toplam maliyeti yaklaşık 3 milyar 285 bin dolar. Yemen, Libya, Afganistan, Mısır gibi savaş bölgelerindeki maliyetlerle birlikte ABD Savunma Sanayisi bu savaşlardan zenginleşerek çıkıyor.

Bu konuda sağlıklı veriler sağlayan SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute) raporları dikkatlice incelendiğinde, ABD’nin Teröre Karşı Küresel Savaş Stratejisi ile 2000’de El Kaide, 2014’te İŞİD tehdidi ortaya çıkmadan önce Savunma Sanayisi kapasitesinin neredeyse yarıya inmiş olduğu gözleniyor.

Share

Türkiye Çin Yakınlaşmasına Provokasyon!

Share

Türkiye’nin Hava Füze Savunma Sistemi konusunda Çin ile işbirliği yapmasından bu yana ABD’nin Türkiye’ye yönelik öfkesi henüz dinmedi.

Bilindiği gibi sadece geçtiğimiz yıl değil, uzun yıllardan beri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan uzun menzilli füze ve savunma silahlarının Türk mühendisleri tarafından yapılması için Çin ile işbirliği yapıyorduk. Çin, ABD’nin yıllardır yaptığı gibi Türkiye’ye askeri teknoloji transferine karşı çıkmıyordu. Nitekim Aselsan da Batı ülkelerinin kıskançlıkla izlediği birçok yeni sayısal savunma teknolojilerine imza atmıştı.

UygurCin

Dünyayı kendinin yazıp yönettiği bir film senaryosu gibi algılayan ABD, son 30 yıldır Türkiye’nin stratejik ve bölgesel çıkarlarını hiç dikkate almıyor. Aksine bu bölgede Türkiye’nin apaçık düşmanı olan Terör örgütlerini meşrulaştırıyor ve devlet kuracak şekilde güçlendiriyor. ABD’nin bu tavrı uzun bir süreden beri Türk Silahlı Kuvvetleri yönetimini de rahatsız etmiş ve Doğu Bloku ile yakınlaşma ve Batı emperyalizminin açık tehditlerine karşı yeni stratejiler belirlemeye itmişti. Bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışan ABD, TSK içindeki bu eğilimleri de kendisine bir tehdit olarak algılamış ve Türkiye’deki Beşinci Kol örgütleriyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı psikolojik bir savaş yürütmüştü.

Türkiye özellikle askeri teknoloji alanında Çin ile derinden ve çok önemli projeler gerçekleştiriyor. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Çin Seyahati de bu işbirliğinin daha da geliştirilmesine yönelik. İşte bu noktada, ABD İstihbarat Servislerinin hem Doğu Türkistan’da hem de Türkiye’de Uygur Türklerini provokatif kışkırtmalara yönelttiği görülüyor. Bir yandan Müslüman Uygur Türkleri’ni İŞİD Terör Örgütü ile ilişkilendirerek Çin Yönetimini, diğer yandan da Ramazan ayının dini hassasiyetini kullanarak Türkiye’deki Müslüman grupları huzursuz etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin Suriye konusunda ABD’nin taleplerine karşı kendi çıkarlarını savunması ve Pentagon’un Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teknolojik gelişmesinden rahatsız olması bu olayları tetikleyen en önemli unsur olmuştur.

Türkiye ile Çin’in arasını açacak tek önemli konu Uygur Türkleri. Doğu Türkistan’daki Uygurları koruyabilecek tek strateji de Türkiye’nin Çin ile ticari ve askeri yakınlaşması. ABD, Doğu Türkistanlı Uygurları sadece çıkarları için kullanıyor ve aynen İslam dünyasında olduğu gibi stratejik hedefleri için gerektiği zaman çatışma ve ölüme sürükleyebiliyor.

Bu çerçeve içerisinde, özellikle Türk Milliyetçileri ve Alperen Grupları’nın bu provokasyonlara karşı dikkatli olması ve yabancı istihbarat servislerinin kışkırtmalarını iyi görmeleri gerekir.

Doğu Türkistanlı Türklerin sorunları bu şekilde çözülmez.

Share

İŞİD, ABD Çıkarlarına Hizmet Ediyor

Share

Ortadoğu ve İslam dünyasında geçtiğimiz ayın en önemli konusu yine İŞİD Terör Örgütü oldu. İŞİD, ABD ve Koalisyon Hava Gücü tarafından Öncelikli Tehdit olarak algılansa da, yaptığı bütün eylemler ABD çıkarlarına hizmet ediyor. Bu konudaki bazı önemli noktaları kısaca özetleyelim.

KSSafeZone

  • İŞİD, bütün dünyada El Kaide Terör Örgütü’nün karizmasını adeta yerle bir etti. Dünya genelinde İŞİD’e biat eden silahlı İslamcı örgüt sayısı 50’yi geçti.
  • El Kaide ABD ve İsrail karşıtı eylemlerle adını duyurmuşken, İŞİD’in ABD ve İsrail hedeflerine yönelik henüz tek bir eylemi görülmedi.
  • İŞİD Terör Örgütü, Suriye ve Irak’ta kurulmuş olmakla birlikte ABD’nin uluslararası askeri egemenlik sahalarının hepsinde ABD çıkarları için savaşıyor. Afganistan’da Taliban, Suriye’de Nusra ve Ahrar Grupları, Irak’ta Şiiler, Lübnan’da Hizbullah gibi ne kadar ABD karşıtı örgüt varsa hepsi de İŞİD’in hedefinde.
  • İŞİD Terör Örgütü’nün Ortadoğu’da Kürtlere karşı saldırıları tam bir Taktik Saldırı niteliğinde. Aylar boyunca süren AynulArap yani Kobani saldırıları sonunda Barzani, PYD ve PKK Terör Örgütleri birer Kahraman olmuş, PKK Terör Örgütü Türkiye ve Suriye’deki etkinliğini güçlendirmiş ve 8.000 civarında yeni militan devşirmişti. 2.000 civarında militanını bu saldırılarda kaybeden PKK Terör Örgütü, Kobani saldırılarını bahane ederek Ekim 2014’te Türkiye’de geniş bir isyan provası yapmıştı. Nitekim son günlerde İŞİD tarafından Kobani’ye yönelik saldırılar da benzer Taktik Saldırı niteliğinde. Örgüt saldırılarını sürdürdükçe PKK Terör Örgütü güç ve militan kazanıyor.
  • Aynı şekilde İŞİD Terör Örgütü’nün Barzani’ye yönelik saldırıları neredeyse tamamen durmuş durumda. İŞİD’in Taktik Saldırıları sonucunda Irak’ın en büyük barajı ve Kerkük Petrol Kaynakları Barzani’nin kontrolüne girdi.
  • ABD öncülüğündeki Koalisyon’un İŞİD’e karşı gerçekleştirdiği hava saldırılarının üçte ikisi Kürt bölgelerinde yapıldı. Koalisyon saldırılarının örgüte çok büyük zayiatlar verdiğine ilişkin ortada ikna edici kanıtlar veya resimler yok. Dünyadaki El Kaide hedeflerine yönelik nokta saldırılar yapan ABD’nin, Suriye’de hala ABD menşeli modern silahlarla dolaşan İŞİD’in Rakka ve Musul’daki karargahlarını ve lojistik merkezlerini neden tahrip etmediği merak konusu.
  • İŞİD Terör Örgütü, birçok bölgede Esad Ordusu ile komşu olsa da dostça geçiniyor. Hatta uzun zamandır Esad Yönetimi ile İŞİD arasında bir Petrol Anlaşması olduğu da ortaya çıkmış durumda. Son Haseki saldırılarının hangi Taktik amaçla yapıldığını önümüzdeki günlerde daha iyi anlayabiliriz.
  • İŞİD Terör Örgütü’nün Lübnan’daki hedefi Hizbullah gibi görünüyor ancak henüz aralarında ciddi bir çatışma görülmedi. Burada da bir Taktik Düşmanlık Stratejisi’nin belirtileri var. Çünkü, İŞİD’in varlığını ve meşruiyetini pekiştirdiği Esad Yönetimi’nin en büyük yardımcısı Hizbullah ve İran.
  • İŞİD Terör Örgütü, kendisinden beklendiği gibi son günlerde Hamas’ı da düşmanları arasına aldı ve Şam Yermuk’ta olduğu gibi Hamas’ı her yerde vuracağını ilan etti.
  • İŞİD Terör Örgütü’ne Ortadoğu’da en büyük lojistik köprü olan ülke Ürdün. Buna benzer bir çalışmayı da Afganistan Pakistan bölgesinde görüyoruz. ABD Pakistan Askeri İstihbarat Servisi’ni de İŞİD’e lojistik destek konusunda ikna etmiş görünüyor.
  • Bütün bu gelişmeler bir yana İŞİD Terör Örgütü’nün asıl hedefi Kafkasya. Irak ve Suriye’de dengeler oturduktan sonra İŞİD’in öncelikli savaş alanı burası olacak. Çeçenistan ve Orta Volga kıyıları büyük çatışmalara hazırlanıyor.
  • Benim kanaatim, ABD ve İngiltere –Ürdün İstihbaratı’nın büyük yardımıyla- Kafkasyalı silahlı İslamcı gruplar ile gizli bir anlaşma yapmış gibi görülüyor. Bugün İŞİD’in Taktik Yönetim Kademesi ve Eğitimli (Yüzleri Maskeli) militanlarının % 80’ini Kafkas kökenliler oluşturuyor. Bombalı araç saldırılarında kullanılanlar, cehalet ve safiyetle dünyadan derlenmiş ve zaten ölmek için bölgeye gelmiş İslamcılar. İŞİD içerisindeki Kafkasyalı İslamcı Liderler, kendi ülkelerine dönmek için adeta gün sayıyorlar. Para, silah ve lojistik açıdan çok büyük bir güç sahibi oldular.
  • İŞİD’in bütün saldırıları Merkezi Yönetim tarafından belirleniyor. Merkezi yönetimin dışında inisiyatif kullanan yabancılar anında öldürülüyor. İŞİD’in son iki yılda casusluk gerekçesiyle öldürdüğü kendi militanlarının sayısının 3 bini bulduğu kaydediliyor. İŞİD tarafından yayınlanan bütün haber ve videolar Taktik Saldırı ve Stratejilere uygun olarak profesyonelce üretiliyor ve servis ediliyor.
  • İŞİD’in Fransa ve Tunus Saldırıları da yine Taktik Saldırı niteliğindeydi ve ABD’nin Fransa ve Tunus üzerindeki güvenlik hegemonyasını güçlendirdi.

Bu bilgiler çerçevesinde, Türkiye’nin Suriye’ye olası bir müdahalesi durumunda İŞİD Terör Örgütü’nün –yabancı servislerin kontrolünde- Türkiye’ye yönelik Taktik Saldırı girişimlerini de muhtemel görmeliyiz. Bu yüzden İç İstihbarat Kurumlarına şimdiden çok büyük görevler düşüyor.

PKK Terör Örgütü’nün tehditleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güç ve varlığı karşısında son derece gülünçtür. TSK son yıllarda savaş taktikleri ve konvansiyonel açıdan tahmin edilemez beceriler kazanmıştır. Dünyanın sayılı dört ordusundan biri olan TSK, Dağ Komando Gücü, Hava İndirme Birlikleri, Su Altı Savunma (SAS), Su Altı Taarruz (SAT), Kış Operasyonları, Mayın, İstihkâm Birlikleri, Uluslararası ve Toplumsal Olaylara Müdahale Tecrübesi açısından dünyanın en iyi ordusu durumundadır.

Son yıllarda yapılan Psikolojik savaşın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne zarar verdiği düşüncesi tamamen yanlıştır. Aksine bu tecrübelerle birlikte Türk Ordusu birkaç kat daha güç kazanmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri, diğer dünya orduları gibi reklam ve propagandayı önemsemez. Askeri okullardaki temel eğitim çok yüksek düzeydedir.

Türklerin askeri stratejisini Kurtlara benzetirler. Kurtlar saldırıdan önce uzun süre hedefin etrafında dolanır, saldırıdan sonra ise durdurulamaz.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Suriye’de Güvenli Bölge Kurma konusundaki titizliği iç ve dış siyasal konjonktürle ve şartlarla ilgilidir, en düşük kayıpla en güvenli başarı hedeflenmektedir.

ABD ve İngiltere’nin en büyük korkusu ve hatası da Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur. Türkler dostluğu ve ihaneti asla unutmazlar.


Harita, fare yardımıyla büyültülebilir. Flash Harita, android telefon ve tabletlerde çalışmaz.

Share

İnteraktif Harita

Gruplar

İslam Felsefesi

DinBilim

Manaz Panoramio

Konferans

Arşivler

Videos

Error type: "Forbidden". Error message: "Daily Limit Exceeded" Domain: "usageLimits". Reason: "dailyLimitExceeded". Location type: "". Location: "".

Check in YouTube if the id UC3ah8r_ktDDANn1z7jhqJjg belongs to a channelid. Check the FAQ of the plugin or send error messages to support.